Tevhidde istiğrak: Vahdet-i vücud

Aceleci olan ve test usûlüne çok alışan bu zamanın evlâdı istiyor ki, ne kadar zor ve hassas bir soru olursa olsun, cevapları beş cümleyi geçmesin.

Bu cevaplar içinden doğru şıkkı tercih ediverdiğinde hemencecik konuyu “bilmiş” ve yorulmadan “meseleyi halletmiş” olsun. Oysa şıklar elenip ikiye indirildiğinde, ikisi de birbirine çok yakın ve doğru görünür. Ama biri sınavı kazandırırken, diğeri hapı yutturur.

Aynen bunun gibi, vahdet-i vücud meselesi dahî, bilhassa nazarî olarak ele alınırsa panteizme kadar savuran ve kimilerine hapı yutturan bir konudur. Bediüzzaman Hazretleri’nin (ra) bu konuyu vecîzane izahatının 34 sayfayı aşmış olması, konunun “kısaca” anlatılınca hemen anlaşılacak türde olmadığını göstermektedir.

Onun bu konu üzerinde bu kadar detaylı durmasının tek sebebi, ehl-i tasavvufu vartadan veya maruz kaldıkları tekfire varan haksız ithamlardan kurtarmak değildir.

Belki bu konu, tevhidden sonra gelen en kritik konudur ki, sıfât-ı İlâhiyenin mahiyeti ve varlığın bu sıfatlarla bağlantısının niteliği ile ilgilidir.

Sadece ehl-i Vahdetü’l-Vücûdun bu hatası değil, neredeyse bütün dalâlet fırkalarının sapması, sıfât-ı İlâhiyedeki yanlış yorumlardan türememiş midir? Her ne kadar tarikat berzahına sokmadan hakikate ulaştıran Risale-i Nur, varlığın ne olduğu hakkında çok geniş izahlar yapmış olsa da, onu okuyan ve tevhidde ileri merhalelere ulaşanların da, Vahdet-i Vücûdu çağrıştıran yorumlara kayma tehlikesi yok değildir. Dolayısıyla Üstad Nursî’nin (ra) bu tahşidatı elbette zarurîdir. Bu bakımdan konu lüks değilse de, Vahdetü’l-Vücûdun ince kusurlarını herkes göremez ve görmeye de muhtaç değildir. 1

VAHDET-İ VÜCUD ve PANTEİZM

Vahdet-i Vücûd, kesretten ve mâsivâdan kurtulmak için Allah’dan başka bütün varlıkları hayal, hatta ma’dum (yok) sayarak “varlığı birlemek” veya “Bir’e indirgemek” demektir.

Çok uç noktalara kayanlar olmakla birlikte, Vahdet-i Vücûdun genel anlayışına göre “Varlık” bir tek hakikatten ibarettir. O da Allah’ın vücûdudur. Yaratıcıyla kâinat arasındaki ilişki, eşyanın varlığı ile gölgesi arasındaki ilişki gibidir. Nasıl ki, eşya olmadan gölgesi olmaz. Hem nasıl ki, gölge aslında yok hükmündedir. Aynı şekilde kevn âlemindeki her şey, O’nun gölgesinden başka bir şey değildir ve yok mesabesindedir. Kâinat Allah’ın zuhur mahallidir. Eşya, Hakk’ın vücud denizinin dalgalarından ibarettir.

Vücutları müstakil ve kendilerine aitmiş gibi görünen varlıklar, aslında Hakk’ın taşıp zuhur etmiş varlığıdır. Yani hepsi de Bir’in tezâhürâtı olup gerçek değil, gölge varlıklardır. 2

Özetlediğimiz bu telâkkînin, ilmî ve nazarî olmaktan ziyade ruhî bir hal ve tecrübî bir müşahede olduğunun altını çizmek gerekir. Yoksa eğer ilmen ve fikren böyle söylense, gayet büyük bir sükût ve ağır bir hata olur.3 Tıpkı bardağın içindeki kaşığa “kırıktır” demek, müşahede itibariyle doğru olsa bile ilmen yanlıştır; hakikat değildir. O yüzden müşahedeyi anlatan bu açıklamaları, aynı hâli yaşamadan ilmî bir gerçeklik şeklinde kabul etmek aldatır ve zararlıdır.

Bizzat Muhyiddin İbn-i Arabî’nin (ks): “Makamımızı bilmeyen kitaplarımızı okumasın!” demesinin sebebi budur. 4 Evet “Zevkî, keşfî olan emir, nazar-ı fikir mizanı ile tartılmaz; ona inse katılaşır, çirkinleşir.” 5

Onlar, Vâcibü’l-Vücûda hasr-ı nazar ede ede nihayet öyle bir “hâle” girmişlerdir ki, tek bir mevcûdu görür olmuşlar ve âleme âdeta Allah’ın sureti, Allah’a da âlemin ruhu nazarıyla bakmışlardır veya öyle algılanmışlardır. “Allah vardı. Onunla birlikte başka bir şey yoktu” hadîsine 6  “el’ân kemâ kân” yani “Şimdi de öyledir, O’ndan başka varlık yoktur” ifadesini eklemeleri 7 veya Şems-i Tebrizî (ks) gibi:

“Bu tevhidden murad olan,

Cemâl-i Zât’a ermektir.

Görünen kendi zâtıdır (!?)

Değildir sanma gayrullah.”

demeleri, eleştirenlerin bu algısını haklı çıkarmaktadır.

Üstad Nursî (ra), Ehl-i Vahdeti’l-Vücûdun bu kabullerini “Tavus Kuşu Temsili” üzerinden anlatır. Onların nazarında kâinat tavus kuşunun bedeni, “ondaki âlî ruh” ise Allah’dır. “Bu tavus kuşundaki ruh o kadar âlîdir ki, onun sânii onun içindedir veya o olmuş.(!) Hem o ruh, vücûduyla müttehid (!), vücûdu ise sûret-i zâhiriye ile mümteziç (!) olduğundan, o ruhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği bu cilveleri böyle gösterir” dediklerini tasvir eder. Oysa doğrusu, bu muhteşem tavusun, yani âlemin “hayatı varsa (elbette) ruhu da vardır.” 8 “Fakat (bu güzel ve âlî ruh) mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medardır.” 9

Aslında onların bu mevcudatı, Allah’ın zâtının bir uzantısı şeklinde “ulûhiyet-i sâriye veya hayat-ı sâriye” diye tabir etmelerinin sebebi, elfaz yetersizliğinin yanı sıra10 sekirden kaynaklanan bir iltibas hâlidir.

Yani “Güneşin (zâtının) değil, belki güneşin (sıfatlarının) cilvesinin başka bir vücûda (aynalara) girmesini” o güneşin “ayn-ı vücûdu” ve zâtı zannetmeleridir. 11

Öyle anlaşılıyor ki: Onlar, aynanın siyah yüzü olan esbab perdesini geçip varlığın melekûtuna doğru yaptıkları seyr-i sülûkte, sırayla ef’al ve esmâ perdelerini de aşmışlar ve Zât-ı Zülcelâl’in sıfât perdesine kadar varmışlardır. Fakat varlık aynasının en parlak vaziyetteki bu boyutunda kendilerini kaybedip sıfâtların nurunu, Cenâb-ı Hakk’ın zâtıyla karıştırmışlar, bir başka deyişle bu berzahta takılmışlardır. Yoksa aynanın siyah yüzü mesabesindeki fizik âleme bakıp da “Her şey O’dur” dedikleri sanılmamalıdır. Onlar bu boyutu zaten yok (ma’dum) saymışlardır.

Bu noktada vahdet-i vücûd anlayışına zahiren benzediği için onunla karıştırılan, ama onunla esastan zıt olan bir de “vahdet-i mevcut” yani panteizm nazariyesi vardır. Bu nazariyeye göre Allah ile âlem birdir ve Allah, mevcut olan şeylerin tamamından ibarettir.

Bu yaklaşım tam bir dalâlettir. Çünkü “Allah’tan başka bir mevcut yoktur” demek bir bakıma tevhid iken, “Her mevcut Allah’tır” demek ise tam bir şirktir. Her şeyin arkasında Allah’ı görecek yerde, her şeyi Allah olarak görmek tabiatperestliktir.

Kısacası bu iki telâkkîden biri, Allah’a ulaşmaya çalışırken aynanın parlak yüzü belirginleşince Şems-i Ezelînin oradaki şiddetli aksini, O’nun kendisi sanıp “Allah” demiş, diğeri ise tam tersine Yaratıcıyı inkâr etmek için bütün varlığı aynanın siyah yüzüne indirgemiş ve onu (maddeyi) ilah edinmiştir.

Doğrudan vahye istinat edenin, sinek bile olsa kartallardan yüksek uçabileceğini söyleyen ve “İlimde yoluma biraz duran Muhyiddin-i Arabî olmuştur. O’nun ilmi de, benim ilmimin topuğuna çıkamaz!”12 diyen Bediüzzaman Hazretleri (ra) bu boğucu konuyu nasıl ele almıştır?

Gelecek yazıda inşallah, su yutmamak için Nur’un dalgıç elbisesini giyip varlık deryasının daha derinlerine bir dalalım. Yalnız müşahedelerine dayanan ehl-i tasavvufla, vahye dayanan ehl-i tahkîkin me’hazlarına ve tevhiddeki azim farklarına daha yakından bakalım.

Dipnotlar:

1- 9. Lem’a.
2- bk. H. Kâmil Yılmaz, A. Tasavvuf ve Tarikatlar, 301-305.
3- 9. Lem’a, 2. Sualin zeyli.
4- 28. Lem’a, 7. Nükte.
5- Sünûhat, Âşûrâ.
6- Buharî, Bed’ül-Halk, 1.
7- bk. TDV İslam Ans. “Âlem” ile “Hulûl” md.
8- Hakikat Çekirdekleri, 105.
9- 9. Lem’a, 2. Sualin Zeyli.
10- M. Nûriye, Nokta, 4. Bürhan.
11- 9. Lem’a, 2. Sualin Zeyli.
12- N. Şahiner, S. Şahitler, IV/105.

Abdurrahman AYDIN

Benzer konuda makaleler:

1 Trackback / Pingback

  1. Allah (cc) nerededir? | Sorularla Said Nursi

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*