Zikrü’l-cüz iradetü’l-küll usulü

Kur’ân-ı Kerim’deki anlatım metodu olarak kullanılan Zikrü’l-cüz iradetü’l-küll; günümüzde kapsamlayış anlamındadır.

Belâgat kuralı Zikrü’l-cüz iradetü’l-küll ile cüz’ün zikrinden murad, küllî iradenin ifade edilmesidir. Cüz’den bahsederken, parçanın da dahil olduğu bütünü kastetmektir. Burada kastedilen sadece o ifadenin kendisi değil, o parçanın da dahil olduğu bütündür. Bu usûl, Kur’ân’da kullanıldığı gibi, tefsirlerde de aynı metodun kullanıldığı vakidir. Bu usûl, edebî sanatlardan “mecaz-ı mürsel”e örnektir. “Yelken ufukta göründü” derken sadece yelkenli kayığın değil, beklenilenin görülmesi de anlaşılır.

Evet, “bir cüz’ün sübutuyla küll sabit olur, bir ferdin vücuduyla nevi tahakkuk eder, zira inkâr eden küllünü inkâr eder.”1 , ifadesi aynı kapıya çıkar. Hakikaten; bütünün bir parçasının ispatının yapılması ile geriye kalan hepsinin de ispatı yapılmış olur. Bir bütünün bir parçasının inkârı da hepsinin inkârını ele verir.

Cüz-i ihtiyârînin bahsinden maksadın, küllî irade sahibi olan Allah’ın iradesine işaret etmek olduğu anlaşılmalıdır.

“Hem namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.” (Bakara, 2:43), ayetinde, Zikrü’l-cüz iradetü’l-küll anlatımının kullanılmasıyla namazın ve zekâtın zikri ile bu ayetin ilk muhatabı olan Yahudilere, namaz kılan mü’minler ile beraber namaza davet vardır. Namazdan ve zekâttan uzak duran Yahudilerin ve münafıkların aynasıyla namazdan ve zekâttan uzak duranlara çağrı yapılır.

“Gecenin bir bölümünde de O’na secde et. Hem de O’nu uzun bir gece tesbih et.” (İnsan, 76:26) ayeti ile sadece gece namazına değil diğer vakit namazlarına da işaret vardır.

Bediüzzaman, Yirmi Sekizinci Mektub’unda “Sözler’ deki hakaik ve kemalât benim değil, Kur’ân’ındır ve Kur’ân’dan tereşşuh etmiştir. Hatta Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’âniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir.” derken sadece Sözler’i değil, bütünüyle Risale-i Nur Külliyatı’nı kastetmektedir.

On Birinci Söz’deki, Otuzuncu Söz’deki ve İkinci Şua’daki malûmattan hareketle Cenab-ı Hakk, kendisine ait sıfatlardan cüz’î birer numune nev’ini, insana emaneten vermiştir. Bunlar bizdeki ilim, irade, kudret, konuşmak, işitmek, görmek gibi duyularımızdır. Bu cüz’î şeylerin ihsanındaki iradenin şu ifadeye işaret olduğu anlaşılmalı: Bizdeki bu duyularla âlemi okuyup, tetkik edip, onlardan keşfederek bir şeyler ortaya koymamıza vesile olan bu sıfatlarla bu kadar şeyi yapabiliyorum. İşte bu sıfatların asıl sahibi olan Allah o sıfatların sonsuz kemal ve cemal derecelerinin sahibidir. Cüz’î sıfatların verilmesi Cenab-ı Hakk’ın azametine işarettir.

Ayetlerde “incir ve zeytin bahsi” geçer, onlara dikkat çekilir. Bundaki murad sadece o nimetlere dikkat çekmek değil, o nimetler bağlamında eşyalardaki ve hâdiselerdeki rububiyetin izlerine, tecellilerine işaret ederek cemalî ve celâlî tecellileriyle Cenab-ı Hakk’ın azametine, uluhiyetine ve rububiyetine işaret etmektir.

Günlük hayatımızda bu usûl kullanılmaktadır.

Bir devlet yetkilisi “Benim memurum…”, dediğinde hemen elinin altındaki memurunu değil, bütün memurları kastetmektedir. “Benim evlâdım artık işinin ehlidir.” ifadesi evlâdın maharetine işarettir. “Benim memurum işini bilir.” ifadesi ile de bir şeylere işaret edilmiştir derim, ne dersiniz?

Dipnot:

1-  İşârâtü’l-İcaz (2017), s. 288

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*