Bahtiyar alman milleti neyi izliyor?

HABBE & KUBBE

Gezmek, yaşamak veya göç etmek vesilesiyle Hıristiyan âleminin herhangi bir beldesine gelenler, etraflarında onlarca kamera tarafından izleniyormuşçasına hal ve hareketlerinin kontrol altında olduğunu çoğu zaman fark etmezler. Ta ki toplumsal düzene ters düşen bir fiili işleyene kadar. Yere izmarit-sakız atmak, bisiklet yolundan bir an yürümek, bir çöpü ait olmadığı bir kutuya bırakmak, yaya geçidinde durmamak veya sokak ortasında çocuğunu seslice azarlamak gibi… O lahza, bütün bakışların kızgınlıkla üzerinize çevrildiğini fark edersiniz. Bu demek oluyor ki; siz bir şeyleri yanlış yapmadığınız anlarda da, üzerinizde gezinen o bakışlar tecessüs ile hal ve etvarınızı izliyor, tasdik veya tenkit ediyorlar.

İmam-ı Azam’ın edebi edepsizlerden öğrenmesi gibi, Avrupalılar da bir noktada düzen ve disiplini savaş yıllarında çektikleri ağır işkence ve zulümlerle, perişanlık ve zaruretlerle öğrenmişler. Gerek birinci ve gerekse ikinci dünya savaşları hayatın mahiyetini, cemiyet hayatını dengede tutmanın şartlarını bu millete bir nebze öğretmiş ve öğretmeye de devam ediyor. Semavi dinlerden esinlenerek bir parça tecrübe edip, doğruluğunu fenlerle tespit ettikleri güzellikleri kanunlaştırıp, sebatla muhafazasına çalışıyorlar. Eksikleri yok mu? O kadar çok ki, bunu inkâr da etmiyorlar zaten. Dört gözlerini de açıp, bu dünya düzeninin yalancılığını hisseder gibi daha sağlam esasları olan hakikatleri arıyorlar, soruyorlar ve en önemlisi de; sizi sürekli izliyorlar.

Hasbe’l kader bu kadim Hıristiyan medeniyetinin beşiğinde gözlerini açmış olan Müslümanlar, zannetmesinler ki, tesadüfün bir oyuncağının cilvesiyle veya bahtının rüzgârının bu taraftan esmesiyle Avrupa topraklarına savrulmuşlar. Müslüman bir anne-babanın çocuğu olarak cennet yoluna ‘artı bir puanla’ karlı başlamamız, diğer dinlere üstün yaratılan bir dinle doğuştan müşerref olmamız, bizi ancak mesuliyet sahibi yapar, bu diyarlarda, ama asla üstün selahiyet sahibi yapmaz. “Eğer biz, ahlak-ı İslamiyenin ve hakaik-ı İmaniyenin kemalatını ef’alimizle izhar etsek, sair dinlerin tabileri elbette cemaatlerle İslamiyet’e girecekler. Belki küre-i arzın bazı kıta’ları ve devletleri de İslamiyet’e dehalet edecekler.” diyen Üstat Bediüzzaman’ın teşhisi, “ahlak” ve “e’fal” üzerinde merkezleşmiştir. Gerçekten de kişi, isteyerek veya istemeyerek sahip olduğu vasıfların temsilcisi olmak durumundadır. En şerefli ve en gündemde bir dine mensubiyet de böyle bir nitelik kazandırıyor Avrupa’daki Müslümanlara, değil mi?

Lisan-ı haliniz siz fark etmeden sizi anlatıyor, dininizi, değerlerinizi ve mahiyetinizi… Bundan kaçmak mümkün değildir. Madem bu topraklara da tesadüfen savrulmuş değilsiniz, seçilmiş temsilcilersiniz. ”Melikin atiyyelerini matiyyeleri taşır” hakikatine masadak olmak için kader canibinden bir sebeb-i adi ile, aynı zamanda ahir zaman dinsizliğinin bir merkezi olan ve yine bu zamanın Kur’an tefsirinde “bahtiyar” addedilen, akıl, mantık ve muhakemede ileri, tarih hafızası sağlam, terakkiye ve ilme âşık, son derece çalışkan ve hile, hud’a ile fıtraten işi olmayan bir millet, Almanların içine ‘tercihan’ gönderilmiş temsilcilersiniz. Hem madem gurbet edebiyatı, gurbet türküleriyle birlikte albümlere çekildi. Bal arısının “bütün dünya memleketim” diye uçarak, şifalı bala çiçekleri kaynak edinmesi kabilinden buraları yurt edinip, çiçek bahçeleri olan sosyal hayatı, nurun kaynaklarıyla gezip, şu arayış ve merak dolu bakışlara, şifalı Kur’an hakikatlerini götürelim, gösterelim, sunalım…

Üçüncü neslin yetişkin dönemi yaşadığı şu zamanda, artık ne “temelli dönüş hazırlıkları”, ne de “dil bilmeme” bahanesi işe yaramıyor. Entegrasyon hikâyeleri de çoktan geride kaldı. Komşuluk, arkadaşlık ve mesai yoldaşlıkları gibi bir sürü vesileyle kendi şahsımızda anlatacağımız “Doğru İslamiyet” ve “İslamiyet’e layık doğruluk” ile, bu hakikate âşık Alman milletini hiçbir sahtekar, fundamentalist İslam ile korkutamayacaktır, inşallah. Yanınızda daima bir almanca risale bulunmalı ki, dilin dönmediği yerde, satırlar konuşsun. Bu öyle ulvi bir cihat olacak ve gençleri de dâhil edeceğimiz öyle mukaddes bir gaye haline gelecek ki; hiçbir maddi fetih, nihayetinde elde edilecek zaferlerden büyük olamaz. Çünkü fetih daima kalplerde başlar. Bediüzzaman’ın söylediği gibi, devletler hatta kıt’alar İslam ile müşerref olmak için bu hamlenizi bekliyor ve merakla sizi izliyorlar. Durmak ne büyük bir zarardır, bir bilsek…

YAZDIR

Eğitimci / Araştırmacı Yazar

BENZER KONUDA MAKALELER:

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*