Nur literatüründe üç kelime: Talebe, kardeş ve dost

Nur hizmetlerinde kişiler, hizmet içindeki konumuna göre şekillenmektedir. Bu kategorik olarak Risâle-i Nur’da üç kelime ile ifade edilir: Dost, kardeş ve talebe. Risâlelerde, özellikle lâhikalarda daha çok “kardeş” ve “talebe” kelimeleri zikredilir. Bediüzzaman yazdığı mektupların başında ve sonunda “kardeş” kelimesini daha çok kullanır.

Lâhikalarda, Hulusi Bey, Refet Bey, Sabri ve Hüsrev Efendilerin çok sayıda mektupları yer almaktadır. Barla Lâhikası’nın ilk bölümü Hulusi Beyin, ikinci bölümü ise Sabri Efendinin fıkralarına (mektup) tahsis edilmiştir. Onlara öncelik verilmesi ciddî anlamda muhatap bulunduğunu göstermektedir. Bunların gerekçeleri, Bediüzzaman tarafından Barla Lâhikası’nın başında mukaddeme1 başlığı altında beş madde olarak açıklanmaktadır. Bunlar:

1- Hulûsi Beyin gayreti ve ciddiyeti ile Sözler’in sonu ve Mektûbât’ın çoğu yazılmıştır. Sabri Efendinin samimî ve ciddî iştiyakı da Mektubat’ın üçte birini teşkil eden Mucizat-ı Ahmediye olarak bildiğimiz On Dokuzuncu Mektub’un yazılmasına sebep olmuştur. Onlar adı geçen risâlelerin yazılmasında önemli vazifeler yapmışlardır. Buradan çıkarılacak özellikler; gayret, ciddiyet, samimî ve ciddî iştiyaktır. Bunların nasıl olduğunu Hulusi Beyin ve Sabri Efendinin daha sonraki sayfalarda yer alan mektuplarında göreceğiz. Sözler ve Mektubat mecmuaları, Nur risâlelerinin ana kitaplarını oluşturmaktadır. Konu itibariyle tevhid, nübüvvet, haşir ile ubudiyet ve adalet konularının ağırlıklı ispat edildiği risâlelerdir.

2- Bediüzzaman bu iki talebesi için samimiyet testi yapmıştır. Onlar bu testlerden başarı ile çıkmışlardır. Üstada yazdıkları mektuplarında bunun örneklerini çokça görmek mümkündür. Hulusi Bey ve Sabri Efendi fıkralarını, samimî, tasannusuz, hâlisâne ve derece-i zevklerini ve o hakaike karşı şevklerini ifade etmek için, hususî bir sûrette yazmışlar. Onun için, o takdiratları takriz (övmek) nev’înden değil, doğrudan doğruya, mübalâğasız bir sûrette, gördükleri ve zevk ettikleri hakikati ifade etmeleridir. Nurun saff-ı evvellerinden kabul edilen bu iki Nur talebesi ihlâs ve sadakat konusunda Üstadlarından tam not almışlardır. Bediüzzaman, daha sonra bir talebesine yazdığı mektupta Barla döneminde hizmet eden talebelerini de kastederek “Isparta kahramanları”nı övmekte ve “Sen Isparta vilâyetindeki kahramanlara benzemek istiyorsan, tam onlar gibi olmalısın” demektedir. Örnek olarak hapishanede geçen şu olay anlatılır: “Hapishanede—Allah rahmet eylesin—mühim bir şeyh ve mürşid ve cazibedar bir Nakşî evliyasından bir zat, dört ay mütemadiyen Risâle-i Nur’un elli altmış şakirtleri içinde celbkârâne sohbet ettiği halde, yalnız bir tek şakirdi muvakkaten kendine çekebildi. Mütebakisi, o cazibedar şeyhe karşı müstağnî kaldılar.” Bediüzzaman dedikodudan, gıybetten uzaktır. Talebelerini kendine çekmek isteyen şeyhe yine de duâ etmekte, mürşit ve evliya olarak da övmektedir. Onun bu hareketi müsbet harekettir. Muhataplarını üzmediği gibi muarızlarını da üzmemiştir. Kendi aleyhinde olanlara bile gıybet etmemiştir. Bunun örneklerini lâhikalarda çokça görmek mümkündür.

Nur talebelerinin o cazibedar şeyhe ilgisiz kalmaları “Risâle-i Nur’un yüksek, kıymettar hizmet-i imaniyesi onlara kâfi olarak kanaat veriyor” ifadesiyle anlatılır. Risâle-i Nur’un farkı da şu sözlerle açıklanır: “O şakirtlerin gayet keskin kalb ve basireti şöyle bir hakikati anlamış ki: Risâle-i Nur’a hizmet ise, imanı kurtarıyor; tarikat ve şeyhlik ise, velâyet mertebeleri kazandırıyor. Bir adamın imanını kurtarmak ise, on mü’mini velâyet derecesine çıkarmaktan daha mühim ve daha sevaplıdır. Çünkü iman, saadet-i ebediyeyi kazandırdığı için bir mü’mine, küre-i arz kadar bir saltanat-ı bakiyeyi temin eder. Velâyet ise, mü’minin Cennetini genişlettirir, parlattırır. Bir adamı sultan yapmak, on neferi paşa yapmaktan ne kadar yüksek ise, bir adamın imanını kurtarmak, on adamı velî yapmaktan daha sevaplı bir hizmettir.”

Burada imanı kurtarmanın önemine dikkat çekilerek “dakik sır” olarak ifade edilir. Bu hakikati “Ispartalı kardeşlerin bir kısmının akılları görmese de umumunun keskin kalbleri görmüş” diye belirtir. Onların bir başka özelliği de Üstadlarının “arkadaşlığını evliyalara, belki de eğer bulunsaydı müctehidlere dahi tercih” etmiş olmalarıdır. O talebesine yazdığı mektubun sonunda iman hizmetinin ne kadar önemli olduğunun altını bir kere daha çizer: “Bu hakikate binaen, bu şehre bir kutup, bir gavs-ı âzam gelse, ‘Seni on günde velâyet derecesine çıkaracağım’ dese, sen Risâle-i Nur’u bırakıp onun yanına gitsen, Isparta kahramanlarına arkadaş olamazsın.”2 Nur hizmeti yapanlara arkadaşlık yapmanın bir ayrıcalığı vardır. İnce bir sır!

3- Bediüzzaman, Hulusi Bey ve Sabri Efendileri “hakikî talebeleri” ve “ciddî arkadaşları” olarak saymaktadır. Bu arada Kur’ân hizmetindeki arkadaşlarını da “talebe”, “kardeş” ve “arkadaş” olarak tasnif etmektedir. Bir başka risâlede talebe, kardeş ve dost sıralaması yapılmaktadır. Birlikte düşünürsek, dostluk arkadaşlık içinde ifade edilmektedir. Risâlelerde az olmakla birlikte “talebe” yerine bazen “şakird” ve “tilmiz” kelimelerinin de kullanıldığını görürüz. Bu sınıflandırmada kesin çizgileri bulmak biraz zordur. Bazen merdiven basamakları gibi, bazen de tarak dişleri gibidir. Hepsi Nur dairesi içinde yer almakla birlikte, merkeze yakınlık ve uzaklık farkı ile açıklanabilir. Belki de Nur hizmetindeki yarışla ifade edilebilir. Bu özelliklerde, bu iki zat “birinciliği kazanmışlardır” diyerek dikkatleri onların üzerlerine çekmektedir. İçten dışa, yakından uzağa bir bakış vardır. Kalb dairesinden başlayan dünya dairesine uzanan vazifeleri de hatırlayalım.

Bediüzzaman talebe, kardeş ve arkadaşların özelliklerini Hulusi Bey ve Sabri Efendilerin şahıslarında şöyle açıklamaktadır:

a) İnsanlar kendilerine ait mallarına gözleri gibi bakarlar. Her türlü tehlikeden korumak için her şeylerini çekinmeden feda ederler. Onun gibi Hulusi Bey ve Sabri Efendi de Bediüzzaman’a ait her şeye malları gibi sahip çıkıyorlardı. Bir Söz (risâle) yazılsa, kendileri yazmış ve telif etmiş gibi zevk alıyorlar ve Allah’a şükrediyorlardı. Adeta cesetleri farklı, ruhları bir hükmünde, hakikî manevî vereselerdir. Bir bakıma birlikte seviniyorlar, birlikte üzülüyorlardı. Bilindiği gibi üzüntüler paylaşıldıkça azalır, sevinçler paylaşıldıkça çoğalır.

b) İman ve Kur’ân hizmeti öncelikli ve asıl vazifedir. Bunun bu zamandaki yolu Risâle-i Nur’a hizmetten geçmektedir.

Bediüzzaman, Hulusi Bey ve Sabri Efendinin maksatlarını ve vazifelerini şöyle ifade ediyordu: “Bütün makasıd-ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksatları, o nurlu Sözler (risâleler) vasıtasıyla Kur’ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice-i hakikiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife-i fıtriyelerinin en mühimi, hakaik-i imaniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.”

Bu sözler, hemen “Ben cinleri ve insanları ancak Bana îman ve ibâdet etsinler diye yarattım”3 meâlindeki âyeti akla getirmektedir. Âyetü’l-Kübra’nın başında yer alan bu âyet-i uzmânın sırrı “insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve O’na İmân edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, mârifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir”4 şeklinde özetlenir.

c) Tecrübe edilmiş ürünlere önem verilir. Günümüzde bir takım “ağır” dediğimiz hastalıklar vardır. Bunların ilâçları da pahalıdır. İnsanlar onların fiyatından çok etkisine bakarlar. Eğer ilâç hastalığa iyi geliyorsa hemen satın alınır. Tecrübe sonucu müsbet çıkarsa eşe-dosta ilân edilir. Tâ ki, onlar da o ilâcı kullanmak sûretiyle şifâ bulsunlar. Bu misâlde olduğu gibi Bediüzzaman Said Nursî de, Kur’ân eczahanesinden aldığı ilâçlarla şifa bulmuştur. Hulusi Bey ve Sabri Efendi de Bediüzzaman’a göre “kendi nefsinde tecrübe ettiği ve eczahane-i mukaddese-i Kur’âniyeden aldığı ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sûretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyâtla mütehassis oluyorlar. Ve ehl-i imanın imanlarını muhafaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl-i imanın kalbine gelen şübehat ve evhamdan hâsıl olan yaraları tedavi etmek iştiyakı, yüksek bir derece-i şefkatte hissetmeleridir.” Bu asrın baş hastalığı imansızlık gibi mânevî hastalıklardır. Maddî hastalıkların ilâcı maddî olduğu gibi, mânevî hastalıkların ilâcı da mânevîdir. Bu nur kahramanları mukaddes Kur’ân eczanesinden aldıkları merhemleri kendi yaralarına sürmüşler ve iyi olmuşlardır. Şefkatle ehl-i imanın imanlarını korumaya gayret etmişler, kalblerine gelen şüpheleri ve vehimleri tedavi etmeye çalışmışlardır. Bir bakıma cemiyeti mahveden imansızlık yangınını söndürmeye koşmuşlardır.

Bediüzzaman, burada Hulusi Bey ve Sabri Efendi üzerinden bize verdiği dersi İhlâs Risâlesinde daha esaslı biçimde açıklar. Orada kardeşlerin nasıl olacağını anlatır.5 Risâlenin başında konunun önemine vurgu yapılır: “Bu Lem’a, lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.” Öyleyse Nur talebeleri hayatlarında bu risâleye daha çok yer vermelidirler. Başlangıç cümlesi de dikkat çekicidir: “Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım!” Bu risâleyi okuyanlar birinci derecede Bediüzzaman’ın muhatabıdır. İhlâsın kıymeti ise, şu paragrafta açıklanır: “Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir duâ-i mânevî, en kerâmetli bir vesile-i makâsıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.” Burada geçen her bir kelime için ayrı bir çalışma yapmak gerekir.

Bediüzzaman’ın kendisini ziyarete gelenlere verdiği bir dersi vardır. O derste ziyaretçileri şöyle tasnif eder:

1- Dünya hayatı cihetinde gelir; o kapı kapatılmıştır.

2- Ahiret hayatı cihetinde gelir. O cihette iki kapı bulunmaktadır:

a- Şahsını mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapatılmıştır.

b- Sırf Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı olduğu cihetledir. Bu kapıdan gelenleri kabul etmektedir. Onlar da üç tarzda olmaktadır:

1) Dost olur,

2) Kardeş olur,

3) Talebe olur.

Bediüzzaman, Kur’ân-ı Hakîm’in dellâlı yönünden gelen dost, kardeş ve talebelerin özelliklerini sistematik olarak şöyle açıklamaktadır:

1- Dost: “Katiyen Söz(risâle)lere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın.”

2- Kardeş: “Hakikî olarak Söz(risâle)lerin neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir.”

3- Talebe: “Söz(risale)leri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin.”

Yukarıda sayılan üç tabakanın buluşma noktası Risâle-i Nur’dur. Onlar Bediüzzaman’ın üç şahsiyetiyle ilgilidir. Bunlar Said Nursî’nin iman ve Kur’ân hizmetindeki görevlerini ifade eder:

1- Dost, “şahsî ve zâtî” şahsiyetiyle ilgilidir.

2- Kardeş, “abdiyeti ve ubûdiyet” noktasındaki şahsiyetiyle ilgilidir.

3- Talebe ise, “Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı” cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetiyle ilgilidir.

Yukarıda sayılan şartlara göre görüşmek netice itibariyle önemlidir. Bediüzzaman, görüşmenin üç meyvesinden söz etmektedir. Bunlar şunlardır:

1- “Dellâllık itibarıyla mücevherât-ı Kur’âniyeyi benden veya Sözlerden ders almak-velev bir ders de olsa.”

2- “İbadet itibarıyla uhrevî kazancıma hissedar olur.”

3- “Beraber dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olup rabt-ı kalb ederek, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinde el ele verip tevfik ve hidayet istemek.”

Üstaddan doğrudan doğruya ders almak, uhrevî kazancına ortak olmak ve Allah’ın huzuruna yönelip Kur’ân hizmetinde el ele vermek sûretiyle yardım ve hidayet istemek güzel bir meyve değil mi? Bu durum mânevî dayanışmayı göstermez mi? Bir başka risalede yer alan “zaman cemaat zamanıdır” sözünü teyit etmez mi? Çünkü fert, dâhî de olsa şu zamanın fırtınalarına dayanması oldukça zordur.

Yukarıda sayılan kategorilerin Bediüzzaman’ın yanındaki durumu şu sözlerle açıklanır:

Talebe, “her sabah mütemadiyen ismiyle, bazen hayaliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur.”

Kardeş, “birkaç defa hususî ismiyle ve sûretiyle duâ ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvanlar içinde dâhil olup, rahmet-i İlâhiyeye teslim ediyorum ki, duâ vaktinde ‘ihvetî ve ihvânî’ dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, rahmet-i İlâhiye onları biliyor ve görüyor.”

Dost ise, “ferâizi kılar ve kebâiri terk ederse, umumiyet-i ihvan itibarıyla duâmda dâhildir.”

Bunlarda bir sıralama yapmak gerekirse en içte veya merkezde talebe, ortada kardeş ve dışta dost yer alır. Yukarıda dostun özellikleri anlatılırken yer verilmeyen farzları kılmak ve kebâiri terk etmek şartları burada eklenmiştir. Bediüzzaman’ın her gece duâ ettiği isimlerin yazılı olduğu uzunca bir listenin olduğunu o günlerde kendisine hizmet eden talebeleri anlatır. Bu üç grup yapılan duâlara katılabilmektedir. Bu üç tabaka dahi Bediüzzaman’ı “mânevî duâ ve kazançlarına” dâhil etmeleri şarttır.6 Hadis-i Şerifte haber verilen gıyaben duâ etmenin uygulaması yapılmaktadır. Burada ismen ve karşılıklı duâ etmenin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha hatırlamakta fayda vardır.

4- Hulûsi Beyle Bediüzzaman’ın yeğeni Abdurrahman arasında bağlantı kurulur. Abdurrahman’ın kimliği şu cümleyle özetlenir: “Yegâne manevî evlâdım ve medar-ı tesellîm ve hakikî vârisim ve bir dehâ-yı nuranî sahibi olacağı muhtemel olan biraderzadem”7 Abdurrahman vefat etmiştir. Onun vefatından sonra, aynen onun yerine geçip o merhumdan beklediği hizmeti, onun gibi ifâya başlayan Hulusi Beydir.

Hulusi Bey, Bediüzzaman’ı görmeden epey zaman önce Sözleri (risâleler) yazmaya başlamıştır. Sözler’de geçen temsiller Hulusi Beyin yaptığı görevle yani askerlikle ilgili temsillerdir. Burada Bediüzzaman, Hulusi Beyin aynı vazifesiyle muvazzaf bir “şahs-ı mânevî”den söz etmektedir. Hulusi Bey o tarihlerde Eğridir’de muvazzaf subaydır. Hulusi Bey, Bediüzzaman’ı görmese de ona muhatap olmuştur. Bu sırlı durumu Bediüzzaman şöyle özetler:

“Demek oluyor ki, bu şahsı, Cenâb-ı Hak bana hizmet-i Kur’ân ve imanda bir talebe, bir muîn tayin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum.”

Bunu daha sonra Hulusi Beye yazdığı bir mektupta şöyle açıklamaktadır:

“Ben Sözleri yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsilâtı, şuûnât-ı askeriye nev’inde zuhur ediyordu. Ben hayret ediyordum, neden böyle yazıyorum? Sebebini bulamıyordum. Sonra hatırıma geldi ki, belki istikbalde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabul edip hırz-ı cân edecek en mühim talebeleri askerîden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum. İşte mağrur olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin.”8

Birinci Söz’ün başında şu cümleler yer almaktadır:

“Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakikatı nefsimle beraber dinle. Çünkü ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifade ettiğim Sekiz Sözü biraz uzunca nefsime demiştim. Şimdi kısaca avam lisaniyle nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” 9

Hulusi Beye, “Birinci Söz’ün başında bu şekilde bahsedilen asker siz misiniz?” şeklinde sorulan soruya verdiği cevap şudur:

“Bu dersi, Üstad ben kendilerini ziyaret etmeden evvel yazmış. Burada bahsedilen asker ben değilim. O asker, mânevî bir şahıstır. Daha sonraları askerlerden kendilerine talebe olacak kimseleri mânen hissederek öyle yazmış.”

Bediüzzaman, Sabri Efendi için şu sözleri kullanır:

“Sabri ise, fıtraten bende mevcut has bir nişan var; bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan-ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karabet-i nesliyeden daha ziyade bir karabet kendinde hissetmiş. Ve şu havâlide en az ümid ettiğim ve o da geç uyandığı halde en ileri gittiği bir işarettir ki, o da bir Hulûsi-i Sânîdir, müntehaptır. Cenâb-ı Hak tarafından bana talebe ve hizmet-i Kur’ân’da arkadaş tayin edilmiştir.”

Bediüzzaman’ın burada “fıtraten bende mevcut has bir nişan var; bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim” dediği ‘nişan’ın ne olduğu, ayrı bir mektupta biraz daha beliriyor:

“Sıddık Sabri, senin cisminde (ayağında) kardeşliğimin sikkesini gördüğüm zaman bir hiss-i kablelvukuyla kalbime geldi: Bu zat mühim bir vakitte bana çok ehemmiyetli bir kardeşlik edecek. Ve muvaffak oldun, yaptın. Allah senden ebeden razı olsun.”10

Sabri Efendinin de ayak parmaklarının ikinci ve üçüncüsünün, Bediüzzaman’ın ayak parmakları gibi birbirine yapışık bir şekilde olduğu anlatılıyor.11

Sabri Efendi, bütün talebeler içerisinde Bedizzaman’a karşı akrabalıktan daha ziyade bir yakınlık hissetmiştir. Kısa sürede hizmette aldığı yol buna şahittir.

Daha sonraki mektuplarda göreceğimiz gibi Sabri Efendinin bir unvanı da “Santral Sabri”dir. Hizmetteki kıdemi Hulusi Beyden sonra geldiği için burada ikinci Hulusi anlamına “Hulusi-i Sâni” denilmiştir. O, Bediüzzaman’a hem talebe, hem Kur’ân hizmetinde arkadaştır.

Burada “tayin edilmiştir” diyerek bir sırra daha dikkat çekilmektedir. Tayinde kişilerin iradesi yoktur. Yani burada Bediüzzaman kadar Sabri Efendinin de iradesi söz konusu değildir. Tayinlerin makamı yukarıdır. Bu bir “ihsan-ı İlâhî”dir. Allah tarafından bir görevlendirme söz konusudur. Allah’ın ihsanı lâyık olana verilir. Tayin olan yerde inayet (yardım) de söz konusudur. Risâlelerin değişik yerlerinde tekrar edilen “Biz inayet altındayız” sözü dikkat çekicidir. Kâinatta tesadüf yoktur.

5- Bediüzzaman, şahsına yapılan “takdirat ve medhi” kabul etmemektedir. Fahr ve gurura medar olduğu için şiddetle nefret edip korkmaktadır. Fakat kendini Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı ve hizmetkârı kabul ettiğinden, o kudsî vazife noktasında takdir ve medihleri kabul etmektedir. Çünkü o takdirler ve medihler nurlu Sözlere (risâlelere), doğrudan doğruya iman hakikatlerine ve Kur’ân sırlarına ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb-ı Hakka karşı müteşekkirâne kabul etmektedir. Hulusi Bey ve Sabri Efendi, bu hakikati herkesten çok anlamışlardır. Onlar bilmeyerek vicdanlarının sevkiyle takdir ve medih yazmışlardır. Yapılan hizmetlerde yapmacılık yoktur. İhlâs başta gelmektedir.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız sebeplerden dolayı Hulusi Beyin ve Sabri Efendinin mektupları risâlelere dâhil edilmiştir. Bediüzzaman, bu iki Nur talebesine “Cenâb-ı Hak bunların emsâlini ziyade etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk-i haktan ayırmasın” diye duâ etmektedir.12

Bediüzzaman, mukaddemeyi şu mealdeki duâ ile tamamlar:

“Allahım, sevdiğin ve razı olduğun şekilde kendisine Kur’ân’ı indirdiğin zat (gece ve gündüz değiştikçe, ay ve güneş döndükçe ona salât ve selâm eyle) hakkı için, bizi, bu ikisini ve benzer kardeşlerimizi Kur’ân ve imân hizmetinde muvaffak kıl.”

Mukaddemede doğrudan veya dolaylı, açık veya gizli olarak ihlâs, tesanüd, uhuvvet, sadakat, teavün, sebat gibi hizmet prensiplerine işaret edilerek Nur talebelerine yol haritası çizilmektedir.

Mukaddemeyi çok sırların gizlendiği bir yazı olarak gördüm. İçine girmeye çalıştım. Girdim diyemem. Kapıyı ısrarla çaldım. Allah’ın yardımıyla ileriki mektuplarda kapıların aralanacağı ümidindeyim.

(18.06.2008 Yeni Asya)

Dipnotlar:

1- Barla Lâhikası, s. 20-21

2- Kastamonu Lâhikası, s. 56

3- Zariyat Sûresi: 56

4- Şuâlar, s. 93

5- Bkz. Lem’alar,s. 163

6- Mektubat, s. 329

7- Barla Lahikasında daha sonra Abdurrahman’dan gelen bir mektup vardır. Bu mektupla ilgili bir çalışmayı daha sonra yapmak istiyorum. Abdurrahman Bediüzzaman’ın hayatında önemli bir yer tutmuştur. Onun ölümü üzerine geçirdiği psikolojik hali tahlil etmek gerekir diye düşünüyorum.

8- Barla Lâhikası, s. 132

9- Sözler, s. 11

10- Kastamonu Lâhikası, s. 28

11- Son Şahitler, cilt: 1, s. 291

12- Barla Lâhikası, s. 20-21

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*