Salih Yeşil

Salih Yeşil’in nerede doğduğu kendisi ile ilgili kaynaklarda pek belirtilmemektedir. Doğum tarihi de kesin olarak bilinmemektedir. Ancak ilk Meclis’e Erzurum mebusu olarak katıldığından hareketle doğum tarihi tahmin edilebilir. Birinci Büyük Millet Meclisi’ne girdiği zaman kırk beş yaşında olduğu belirtilmektedir (Necmeddin Şahiner, Son Şahitler, 1. C., s. 74). 1920 tarihinden kırk beş yıl geriye gidildiğinde 1875 tarihi karşımıza çıkmakta ve bu tarihte doğmuş olabileceği tahmin edilmektedir.

Salih Yeşil, Yeşil İmamzade Mustafa Niyazi Efendinin oğludur. İlk eğitimi ve çocukluk yılları hakkında bilgi yoktur. Erzurum’da Maarif Müdürlüğü ile Numune Mektebi Müdürlüğü yaptığı bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı öncesinde neler yaptığı, hangi okul veya okulları okuduğu da bilinmemektedir.

Salih Yeşil, Birinci Dünya Savaşı sırasında, doğu cephesinde Ruslara karşı Bediüzzaman ile birlikte aynı cephede çarpıştı. Ruslara esir düşünce Sibirya’ya götürüldüler. Daha sonra Bediüzzaman bir başka kampa alınınca ayrı düştüler. Uzun süre Sibirya ve Bakü’de esaret hayatı yaşayan Salih Yeşil, esaretten sonra kaçarak Ahlat’a geldi. Bu kaçış sırasında büyük sıkıntılar çekti. Kendisi bu meşakkatli yolculuk ve Bediüzzaman Hazretleri için şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Ben başımdan geçen bu hadiseyi Bediüzzaman’ın büyük himmetine, yardımına ve kerâmetine bağlıyorum. Molla Said’in duâları hürmetine yeniden hayata kavuşmuştum. Ben buna, ‘Ancak o zat olabilir’ diye inanıyorum. Hele yağmur gibi şarapneller ve kurşunların yağdığı bir sırada, atın üzerindeki o heybetini ve celâlini hiçbir zaman unutamam. Bu zat, yani Bediüzzaman Molla Said-i Meşhur, hem kumandan, hem de evliyaydı…” (Son Şahitler, 1. C. s. 79).

Ülkesine dönen Salih Yeşil, Büyük Millet Meclisi’nin açılması üzerine Erzurum Mebusu olarak iştirak etti. Mecliste yaptığı heyecanlı konuşmalarla kendisinden söz ettirdi. Kürsüde sözünü sakınmazken, bir ara yaptığı sert konuşmadan dolayı on beş gün oturumlara katılmama cezası aldı. Bilindiği gibi Birinci Meclis’te pek çok gizli oturum yapılmakta ve bu oturumlarda her türlü konu görüşülmekteydi. Diğer taraftan halk da maddîmanevî her şeyleri ile Kurtuluş Savaşı’nı vermekteydi. İşte bu sıralarda bazı milletvekillerinin fazla harcamalarda bulunmalarından ve milletin yaşadığı sıkıntılara rağmen duyarsız kalmalarından şikâyetçi olup şöyle teklifte bulundu:

“Meclis Riyaseti tedbir alsın, asker usûlü tek kap yemek yiyelim. Sanayi mektebindeki yatakhanelerimizi terk etmeyelim. Halk gibi yaşayalım, halk gibi yiyelim, halk gibi giyinelim. Bu hareketi de bir gösteriş ve şekli kurtarmak için değil, eğer refah ve huzura kavuşacaksak kanını ve canını istediğimiz, onu kurtarma yolunda olduğumuzu söylediğimiz halka lâyık olmanın vicdan rahatı içinde yapalım.” Bu teklif alkışlarla karşılandı ve çalışma grubu oluşturuldu.

Meclisin dâveti üzerine İstanbul’dan Ankara’ya gelen Bediüzzaman ile birlikte sohbet ve müzakerelerde bulundu. Bediüzzaman’ın Meclis tarafından alkışlarla karşılandığını hatıralarında nakletti. Bediüzzaman’ın Meclis kürsüsünde okunan on maddelik konuşmasını daha sonra bir lâyiha olarak hazırlayıp başına bir takdim yazısı koydu. Bu lâyihayı başucuna astı. Takdim yazısında;

“Şu lâyiha on üç sene evvel Meclis-i Milli, Yunan’ı mağlûp ettikten sonra o Mecliste Kara Kâzım, Nureddin paşalar gibi hamiyet-i İslâmiyeyi taşıyan çok mebusların bulunduğu ve şimdiki bid’aların alâmeti göründüğü bir zamanda olduğundan, lâyihadaki Meclise karşı takdirkârane kelimeler şimdikilere hiç aidiyeti yoktur” demekteydi.

Salih Yeşil Bediüzzaman’a olan ilgisi ve alâkasını devam ettirdi. Daha sonraki dönemde de karşılıklı mektuplaşmalar oldu. Bir mektubunda, Bediüzzaman ile birlikte Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye’de çalışmış olan Mehmet Akif ve Mehmet Şevketi’den özel bilgiler aldığını, bu bilgileri yazmak zorunda olduğunu ve bunları kayda geçirmek için kısa kısa sorular yönelterek cevap vermesi ricasında bulundu. Mektubu alan Bediüzzaman “Aziz, sıddık, âlicenap eski ve yeni kardeş Yeşil Salih” diyerek başladığı “İnşaallah sizi hiç unutmayacağım. Bu halimde bu alâkadarlığınız benim çok ağır sıkıntılarımı hafifleştirdi Allah senden razı olsun, âmin” diyerek bitirdiği mukabil mektubu yazdı (age).

Bediüzzaman’a yapılan haksızlık ve çektirilen sıkıntılara kayıtsız kalmayan Salih Yeşil, zamanın İçişleri Bakanı olan Hilmi Uran’a mektup yazdı. Yazmış olduğu eserlerinin yanlış bir şekilde anlamlandırılarak çembere alındığını ve gençlik yıllarında Türk milletine büyük hizmetlerde bulunmasına rağmen bu yaşlı haliyle büyük sıkıntılara maruz bırakıldığını belirterek bir an evvel serbest bırakılması ricasında bulundu. Mektubun devamında şu ifadelere de yer verdi:

“El’an Afyon’un Emirdağı kazasında ikamete memur olan Molla Said, doğumundan itibaren Türk kardeşleri arasında yaşamış, Türk seciyesiyle perverde olmuş, Umumî Harpte Kafkas’ın karlı dağlarında kahraman askerlerimiz arasında Gönüllü Alay Kumandanı olarak mücahede ve irşad için dolaşıp büyük bir harp madalyası almış, Sarıkamış taarruzunda, Bitlis’in sukutunda, yaralı olduğu halde, esir olup senelerce Rus garnizonlarında çile çekmiş, firar edip İstanbul’a gelerek ilmî kudretine binaen Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye azalığında bulunmuş, Kuva-yı Milliye ihdasında halkı mücahedeye teşvik etmiş, Büyük Millet Meclisinin ilk senesinde Ankara’ya gelerek Hacı Bayram misafirhanesinde birçok mütereddit kimselere vatanın müdafaası lüzumunu anlatmak hizmetinde bulunmuş olan bu hakikî vatanperver insanın, evvelce ibadete, imana, itikada müteallik yazdığı ve yaza gelmekte olduğu eserleri, din ve dindarları sevmeyen bazı kimselerin, hususuyla Dahiliye Vekâletinde bulunmuş olan menfaatperest Şükrü Kaya’nın mezhep ve rejimine uygun gelmemekle, asılsız isnad ve uydurma raporlarla bu zavallı adam yirmi küsûr seneden beri hapis ve nefiy cezalarıyla perişan edilmiş ve iki sene evvelisi yine o yazıları bahanesiyle Kastamonu’daki çilehanesinden kollarına kelepçe vurularak kendisine selâm vermiş olan altmış altı adamla Denizli Cezaevine sevk ve on bir ay kadar hapsedildikten sonra, muzır telâkki edilen o eserleri, evvelâ İstanbul Müftülüğünde bir heyet tarafından, bilâhare Ankara’da Diyanet Riyaseti ve Dil Tarih Enstitüsü azalarından mürekkep bir komisyon marifetiyle aylarca tetkik olunduktan sonra, bu eserlerin hiçbirisinde devletin siyasetini ve asayişi rencide edebilecek en ufacık bir şey görülmemekle, Molla Said ve Nur şakirtleri ve eserlerini okuyanlar, mahkeme kararıyla serbest bırakılmış ve Denizli’de oturmasına müsaade olunmuş iken, maatteessüf, bu ihtiyar adam, az zaman sonra Denizli’den Afyon’a ve oradan da Emirdağı kazasına teb’îd ve herhangi bir Türk kardeşiyle dahi temastan men edilmiş…” (Emirdağ Lâhikası, s. 135).

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

1 Comment

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*