İnsan hakları ve hürriyetleri antolojisi…

Demokratikleşme ve özgürlüklerin tartışıldığı ve “açılımlar”ın konuşulduğu süreçte Bediüzzaman’ın bundan bir asır önce “efkâr-ı ammenin zembereği” olarak nitelendirdiği Meşrûtiyet ve hürriyete dair esaslı tesbitleri, gün geçtikçe haklılık kazanmakta.

Cemil Meriç’in ifâdesiyle, “Bediüzzaman, dağ başında va’z eden bir mürşit. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın, akın. Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, tarihin içinden geliyordu; kabuğuna çekilmiş yüzbinlerce insanı uyandırdı. Tanzimat’tan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası, ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriledi. Said Nursî, bir dâvâ adamı. Yalçın bir irâde, tâviz vermeyen bir mîzaç, tefekkürden çok iman…” (Bu Ülke, 246-247) Ancak Bediüzzaman’ın Kur’ân’ın mânevî ve hakikî tefsiri Nur Risâlelerinin irşadı, iman ve Kur’ân hizmeti” olarak formüle ettiği inanç ve aksiyon hareketi, imanın ihyasıyla kalmadı, kalmıyor. Dal ve budakları hükmündeki hayatın ve içtimâiyatın ıslâhını öneriyor. Dersini Resûl-ü Ekrem’den ve tâlimini Kur’ân’ül Mucizü’l Beyân’dan alan ve Veda Hutbesi’nde insanlığa iletilen hak ve hürriyetler mesajını son çağa taşıdı, taşıyor…

HÜRRİYET, ADALET, MEŞVERET DERSİ

10 Aralık 1948’de yazılan “Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Bildirgesi”nin, 2 Mayıs 1948’deki “Amerikan İnsan Hakları ve Ödevleri Bildirisi”nin, 4 Kasım 1950 tarihli “İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi”nin, “ekleri”nin ve “protokolleri”nin daha esâmesi okunmazken, Bediüzzaman, insanı, insan haklarını ve hürriyetlerini târif etti…

Geçen asrın başlarından başlayarak üç devir boyunca, hürriyeti, adaleti, meşvereti anlattı. Tam yüzyıl evvel Doğu’daki aşiretlere “Meşrûtiyet (demokrasi ve cumhuriyet), hâkimiyet-i millettir; ruh-û meşrûtiyet şeriattandır, hayatı da ondandır” şuurunu ders verdi. Adaleti, hürriyeti, şûra emrini, bütün milletlerin saadet sebebi olduğunu izâh etti. Âyetin tecellisi olarak dört hak mezhepten delil getirerek Kur’ân nâmına alkışladı. Cumhuriyetin başında milletin Meclisi’nde “Bu inkılâb-ı âzimin (büyük inkılâbın) temel taşları sağlam gerek” beyannâmesini neşretti. Asr-ı Saadeti örnek aldı; dört büyük halifenin “mânây-ı dindar birer reis-i cumhur” olduğunu; aksi halde Cumhuriyet’in “mânâsız isim ve resimden ibâret kalacağını” bildirdi. (Tarihçe-i Hayat, 125-127)

CUMHURİYETİN HÜRRİYETLE TÂRİFİ

İstibdadın tahakküm, keyfî muamele, cebir-zorlama ve su-i istimale açık olduğunu haber verdi. “Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir, hak kuvvete mağlûb olur” uyarısında bulundu. (Münâzarât, 20-45)

Millet irâdesini tahribe çalışan darbelere, demokrasi kıtallerine, hak ve hürriyet gasıplarına karşı uyardı. “Kahr (baskı) ve cebir ile zâhiri bir hâkimiyet, sathî bir tahakküm”ün kısa zamanda kurulabileceğini, “tehditlerle, korkularla, hîlelerle efkâr-ı ammenin başka bir mecraya çevrilmesine”, az bir zamanda da olsa aklî muhâkemeyi kapatıp şaşırtmasına karşı, milleti ikaz etti. (İşârâtü’l İ’câz, 164) Cumhuriyeti hürriyetle tanımladı. Umumî hürriyeti, fertlerin zerrelerin hürriyetinin yekûnuyla açıkladı. Gerçek hürriyetin sınırını “ne nefsine, ne gayriye (başkasına) zararının dokunmaması”yla çizdi. İlâhî esaslardan, “Hürriyet budur ki, kanun-u adâlet ve te’dibten (adaletin cezalandırmasından) başka hiç kimse kimseye tahakküm etmesin. Herkesin hukuku mahfuz kalsın, herkes harekât-ı meşrûasında (meşrû hareketlerinde) şâhâne serbest olsun” hükmünü çıkardı. (Münâzarât, 55-57)

“MAHKEME TESİRÂT-I HÂRİCİYEDEN AZÂDE OLMALI”

Bediüzzaman’ın altı bin küsur sayfalık Risâle-i Nur eserlerinde iman ve İslâm esaslarının yanı sıra inanç esaslarına dayalı “uhuvvet-kardeşlik”ten vatandaşlığa, vatan ve milletin birliğinden ırkçılık ve kavmiyetçilik tehlikesine, “milliyetçilik mevzuu”na, “laiklik” kavramından “müsbet hareket”te ve “mânevî cihad” meselesine kadar yaptığı Kur’ânî tefsirler bir tarafa… “Günümüzde Türkiye’de ve dünyada en çok tartışılan “yargı reformu; yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı” hakkındaki tahlilleri, bugünkü problemlere çâre olmakta, en istikametli ve isâbetli “yol haritası”nı göstermekte…Bediüzzaman’ın, “Hükûmetin (devletin) daireleri içinde en ziyade hürriyetini (bağımsızlığını) muhâfaza etmeye ve tesirât-ı hariciyeden (dış etkilerden) en ziyade bîtarafane (tarafsız), hissiyatsız bakmakla mükellef olan, elbette mahkemedir” cümlesi, bugün gelişmiş demokrasilerin ulaşmaya uğraştığı hukukî müteârife haline gelen en mütekâmil zirvedir. Ona göre, adâlet müessesesi, hiçbir cereyana kapılmamalı, hiçbir tarafgirliğe girmemeli. Hâkim ve mahkemenin tarafgirlik şâibesinden uzak ve gayet bîtarafane bakması adaletin birinci şartıdır. Vatandaşın hakkını araması için “gâyet bîtarafâne bir merci” lâzım. Gerçek bir adâlet için, evvela “mahkemenin hürriyet-i tammesi (tam hür ve bağımsızlığı)” olmalı… Yine herkes, “hürriyetle, hukùk-u hürriyetini müdafaa etme hakkı”nı kullanmalı. Ve “adliye memurları, (hâkimler, savcılar, yargıçlar), hissiyattan ve tesirât-ı hariciyeden bütün bütün azâde (bağımsız) ve serbest olmalı. Başta devlet ve siyasî otorite olmak üzere adaletin dışındaki bütün etkili mihraklardan bağımsız kalmalı. (Tarihçe-i Hayat, 201-202)

VİCDAN VE FİKİR HÜRRİYETİNİN ESASI

Keza Bediüzzaman, millete rağmen dayatılan emr-i vakilere muhalefeti, “meşrû ve samimî bir muvâzene-i adâlet unsuru” ibâresiyle adalet ölçüsü-tartısı ve dengesi olarak mütalâa eder. “Âsâyişe, emniyete dokunmamak şartıyla, hiç kimse vicdanıyla, kalbiyle kabul ettiği bir fikirden, bir metoddan dolayı mes’ul olmaz.” “Kabul etmemek, tasdik etmemek, idarece bir cünha (sorgulanacak bir kabahat), bir suç teşkil etmez. En müthiş bir muhalif, rejim müessesesini tel’in de etse, bilfiil idâreye ilişmese, onun mefkûresine kanunen ilişilmez. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikir, onları tebrie eder”; zandan uzak olduğunu bildirir, suçsuzluğunu ortaya koyar.” (Kastamonu Lâhikası, 206) Vefatının 50. yılında Bediüzzaman’ın temel hak ve hürriyetlerde, fikir, vicdan ve ifâde özgürlüğünde belirlediği ana umdeler, hâlen çağdaş hukukun, en ileri ve özgürlükçü demokrasilerin varmaya çalıştığı kriterlerdir…

Bundandır ki Nur Risâleleri, bir iman ve kültür külliyatı olduğu kadar Bediüzzaman’ın imanın iksiriyle ve Kur’ân’ın mânevî mesajıyla bu çağa insanî değerleri, içtimaî prensipleri ihtiva eden bir demokrasi ve insan hakları ve hürriyetleri antolojisidir.

Demokratikleşme ve özgürlüklerde, insanlığın Bediüzzaman’ın beyânlarına ihtiyacı var…

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın...

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*