“Deprem İlahi ikaz”dan niye rahatsız oluyorlar?

Bir kısım insan bu işin İlâhî tarafına bakılmasından şiddetle rahatsız. Niye rahatsız oluyorsunuz? Ben inancıma göre söyleme hakkımı Türkiye Cumhuriyetinde bulamazsam nerede bulacağım ki? Hani benim din ve vicdan hürriyetim vardı? Hani bu anayasa teminatı altındaydı?

28 Şubat’ta Mehmet Kutlular – Basın toplantıları, soru-cevaplar – 6

KANUNLARI UYGULAYANLAR HİSLERİNİ KARIŞTIRMAMALI

Bizim bazı meselelerde eskiden gelen birtakım yanlışlıklarımız var. O alışkanlıklar devam ediyor. Ben sıfatı olan bir insanım. Aynı zamanda gazeteciyim. Benim kaçma durumum falan yok. Çünkü benim böyle bir endişem yok. Eskiden oluyordu. Devlet Güvenlik de olsa, sair şey de olsa basın polisi gelir, “Efendim, sizi savcı bey dâvet ediyor. Bir mesele için ifadenizi alacak” derdi. Biz basın mensupları hemen gideriz, ifademizi veririz.

Ama bu sefer böyle bir mesele olmadı. Tam tersine polis mârifetiyle getirilmem istendi. Halbuki bana böyle bir dâvetiye gelse ben niye gitmeyeyim? Bence bunlar yanlış şeyler. Artık şu insan hakları denilen ve medenî ülkelerde olan meseleleri bizlerin de yapması lâzım.

Ne demek bu? Sizin de bir haysiyetiniz, bir şerefiniz, bir izzetiniz, toplum içinde bir yeriniz var. Cani gibi derdest edilip, emir geldi deyip, bekletmeden hemen alıp götürmek! Polis memuruna bir şey demiyorum. Ona emir verene diyorum. Çünkü o memur emir almıştır, gelip görevini yapacaktır. Ama orada kendi özel arabalarını da getirmişler, bir araba yetmiyor, iki araba getirmişler, yollamışlar. Bizi aldılar. Gece saat 22’den sonra hareket ettik. Ankara’ya sabahleyin geldik. Polisler ifademizi almadı. Doğrudan doğruya savcılığa sevk ettiler. Bunlar bana göre yanlış şeyler.

Bana yapılan bu yanlışlık aynı şekilde Merve Kavakçı’ya da yapıldı. Bir hanım bu. Geceleyin ille de gidip ifade alacağım veyahut da nezârete alacağım diye bir şeyin yapılmaması lâzım. Ne oldu? Gündüzlerin suyu mu çıktı? Yani, bunun sabaha kalmış olması bir şeyi mi değiştirecek? Sabahleyin getirir, neyse onu yaparsınız. Ama geceleyin baskın yapar gibi, savcının da bizzat kendisi giderek bunu yapması bence yanlıştı. Ve efkâr-ı ammede de hak ettiği tepkiyi gördü. Açılan soruşturma da bunun neticesidir. Sayın Cumhurbaşkanının açıklaması yine bununla alâkalı. Sayın Başbakanın açıklaması çok şiddetli olarak yine bununla alâkalı. Parti başkanları, muhalefet liderleri tasvip etmediler.

Kanunlara herkes saygılıdır. Bu kanunları uygulayanlar da bunları hislerini, ideolojilerini karıştırmadan uygulamak mecburiyetindedir. Kanun onlara o hakkı vermez. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kendisine de en güzel, nâzik tarzda ve nezâket içinde muamele yapılmasını ister. Hırpalanmamayı tabiî ki arzu eder. Ama bunlar bazı noktalarda yapılmıyor.

İşte bunu kendim de Ankara’dan ekip gönderilerek İstanbul’dan polis mârifetiyle alınmam olayında yaşadım. Hiç bilgim de yok. Polise soruyorum “Niçin götürüyorsunuz?” Polis, “Efendim ben bilmiyorum” diyor. Düşünebiliyor musunuz? Ben Ankara’ya gelene kadar niçin getirildiğimi bilmiyorum. Halbuki “312’den tâkibat var. Bunun için savcılık tâlimatı ile götürüyoruz” der. Hayır. Sadece diyorlar ki, “DGM Savcısı amirimize emir vermiş, biz de onun neticesi geldik, sizi alıyoruz. Orada gidince öğrenirsiniz” diyor. Halbuki beni alıp götürürken bana niçin çağrıldığımı mutlaka söylemeleri, bildirmeleri lâzım.

DEPREMDE VEFAT EDENLER MÂNEVÎ ŞEHİT HÜKMÜNDE

– Deprem broşüründe ölen insanlar için neler yazılmıştı? Ölenlerin yakınlarının içini sızlatacak ibare var mıdır?

Hayır, ferahlatacak ifade vardır. Zaten bunlar benim ifadem değil. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin 87 senelik hayatı içinde memleketimiz müteakip defalar zelzelelere mâruz kalmış. O da o zamanlarda talebelerine bu zelzelenin gerek hikmeti bakımından, gerek dinî bakımdan, tesellî bakımından birtakım bilgiler yazmış. Sayın Cumhurbaşkanımızın da ifadesiyle “Bu bir takdir-i İlâhîdir.” Farkı bu. Biz İlâhî ikaz diyoruz, o da takdir-i İlâhî diyor. O “takdir-i İlâhî” dediği zaman bir şey olmuyor. Biz “İlâhî bir ikaz olabilir” diyoruz. Birtakım yerler bundan rahatsız oluyor. Biz onlara diyoruz ki, evet, zaten bu önlenilemeyen bir mesele. Ne zaman ve nasıl olacağı belli değil. Ama burada 20 bine yakın insan vefat etmiş. 40 bine yakın insan yaralanmış. Yüzbinlerce insan evsiz barksız kalmış. Bu zamanda Allah’a iltica etmeyecekler de, nereden tesellî bulabilecekler?

Bizim inancımızda bu bir takdir-i İlâhidir. Bu insanlar masumdur. Dinimizin de hükmü budur. Masum olarak tabiî âfetlerde ölen insanların âhiretteki mükâfatı mânevî şehitliktir. Malları gitmişse onlar hakkında bu bir sadâkadır. Şimdi bunlar onları rahatsız etmez, tesellî eder. Devletin bize teşekkür etmesi lâzım. Çünkü devletin burada büyük hâdise olduğu için herkesi memnun etmesi, birden herkesin imdadına yetişmesi kolay bir mesele değildir. Eğer bizim gibi böyle bir çalışma olmamış olsa oradaki sesler devlete karşı daha yüksek çıkar. Halbuki böyle meseleleri okuduğu zaman, “Ne yapalım, kader-i İlâhî, takdir-i İlâhidir” deyip sabırla, tevekkülle meseleyi geçiştirir.

Bundan güzel ne olacak? Zaten bana broşürle ilgili olarak kimse bir şey sormuyor. İstanbul’da Savcı Bey de sormadı. Zaten biz mevlidi yaparken, hem Bediüzzaman’ın vefatını vesile yapmış, hem de depremde 20 bine yakın manevî şehit olan kardeşlerimizin ruhuna ithaf edilmek için bunu da ilâve etmişiz. Yani bizim burada kışkırtma, bir mezhebi diğerine kışkırtma, vatandaşı devlete karşı tahrik diye bir meselemiz yoktur. Orada da öyle bir şey olmadı. Bir de şu unutulmamalı: Bizim halkımızın bir inancı, bir geleneği var. Başına küçük bir mûsîbet bile gelse bunun hikmetini araştırır. Ya “Bir suçum var, bu bana bir cezadır yahut da bir imtihandır” der. Onun için böyle değerlendirir. Zamana göre de meselesine bakar.

İLÂHÎ İKAZDAN NEDEN RAHATSIZ OLUYORLAR!

Allah âdildir, zalim değildir. Allah kâinatı yaratıp da bırakmış, “Ne hali varsa görsün” demez. Böyle bir Allah inancı yoktur. O Allah her an, her zaman kendi kulları, kendi mahlûkatı ile ilgileniyordur. Kullarının her meselelerini kayıt altına aldırıyordur. Bizim hadisenin maddî cihetindeki teknik izahına bir itirazımız yok. Ama biz şuna inanıyoruz. Bu kâinatı yaratan kim ise, yeraltına mağma tabakasını koyan da O’dur. Fay hattını çizen de O’dur. Herşey O’nun takdirindedir. Zamanı geldiğinde onu ateşlendiren de O’dur. Bu bizim dinî bir inancımızdır. Cenâb-ı Hak böyle bir hâdisede bir çok meseleyi bir araya getirir. Kimisi ondan ikazını alır, kimisi ondan dersini alır.

deprem ilahi ikaz

Elbette fay hattının üzerinde evini sağlam yapmazsa bu da bir mes’ûliyettir. Vatandaştan ziyâde bu mesuliyet de yine devletindir. Devlet burasının fay hattı olduğunu bilmiyor mu? İmar İskân Bakanlığı orada yapılan binaları belediyeler kanalı ile niye kontrol etmiyor? Vatandaştan ziyade bana göre ilgililerin ihmali burada büyüktür. Ama herkes evlerini yapmış, kimse bunu görmek istememiş veyahut da birtakım alâvere-dalâvereler dönmüş, evler yapılmış. Şimdi de halka kızılıyor. Halka niye kızıyorsunuz? Amerika’da 7.1 şiddetinde deprem oluyor, ama orada can zayiatı olmamıştır. Daha evvel deprem olmuş, oradaki insanlar evlerini ona göre yapmışlar. Biz bunları reddetmiyoruz. Elbette bunları kabul ediyoruz.

Ama biz işin İlâhî tarafına da bakıyoruz. Bir kısım insan da bu işin İlâhî tarafına bakılmasından şiddetle rahatsız. Niye rahatsız oluyorsunuz? Müslüman, inancına göre meseleleri değerlendirecektir. Ben inancıma göre söyleme hakkımı bu Türkiye Cumhuriyetinde bulamazsam nerede bulacağım ki? Hani benim din ve vicdan hürriyetim vardı? Hani bu anayasa teminatı altındaydı?

KİMİSİ MAKAMINDAN KORKUYOR, KİMİSİ BİR YERLERE YARANMAYA UĞRAŞIYOR

Ben kanunlara aykırı bir şey yapmıyorum. Ama bu söylediklerimden birtakım merciler rahatsız olup milleti de rahatsız etmesinler. Birtakım dinî sıfatı olan mercilerin de aslında bana verdiği cevaplar sadece resmî ve korkularından kendi üstlerine yaranmak için olan şeylerdir. Onlar da bana verdikleri o cevapların doğru olmadığını, kendi söylediklerinin Kur’ânî olmadığını, benimkinin Kur’ânî olduğunu biliyorlar. Ama evladü iyal var, kimisi makamından korkuyor, kimisi bir yerlere yaranmaya uğraşıyor. İşi saptırıyor.

Benim sözümle, verdiğimiz broşürle bunların verdiği cevapların hiçbir ilgisi yoktur. Ben orduya falan dil uzatmıyorum. Niye uzatayım ki? Çünkü bizim inancımız şu: Biz her zaman orduyu “Peygamber ocağı” bildik. Askerimize “Mehmetçik” denmesi, Peygambere olan hürmetinden gelen bir ifâdedir. Ama hiç alâkası yokken getiriyor, bağlantı kuruluyor. Veyahut da başka şeyler için söylediğim meselelerin üzerinde durmuyorlar.

Ben Işımer Paşa’ya da cevap verdim. Ama onun üstünde durmuyorlar. Yanlış. Niye yanlış? Kalkıyor diyor ki, “250 Arap bedevî.” Asr-ı Saadetteki Bedir Savaşı’na katılan sahabeleri tenkit ediyor. Ben de dedim ki, “O Bedir Savaşı’nda başkumandan Hz. Muhammed’dir (asm). Onlar da onun sahabesi. Bütün mü’minler Peygamberini ve sahabesini sever. Dinde ırk olmaz. 65 milyon mü’min, Müslüman bu konuşmadan rahatsız olur.” Yeryüzündeki her Müslüman bundan rahatsız ve rencîde olur. Çünkü bu bir küçümseme, hafife alma, bir tenkittir. Sonra Sayın Paşamız dişçidir. Bu meselelere, dinî konulara girmesin, dedim.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*