Görebilme hasreti

Yine bir ilkbahar mevsimiydi…

12 Mayıs 2011’de Yeni Asya’da yayınlanan ve ilk satırları,

“Karşı yönden iki insan belirdi, sağı solu kolaçan ederek. Çehreleri aydınlık, dudaklarında tebessüm… Bastonlarla çevreye tıklatarak yanımızdan geçtiler.

“Mutlulukları yüzlerinden okunuyordu.

“Kol kola, gönül gönüle verince, kadın erkek iki kişi; problem adına ne varsa, bitirmişler o işi” ibarelerinin yer aldığı, “Gönlün gözü görünce” başlıklı yazımız, âmâ Zafer Ferah kardeşimizin gönlünü gülümsetmiş. Peşi sıra da, kendisi gibi kör hatta sağır ve dilsiz olan Amerikalı pedagog-aktivist Helen Keller’in içindeki görebilme hasretini dile getiren, “Üç gün için görebilmek mümkün olsaydı” başlıklı yazısını bize göndermişti.

Belli ki müteveffâ kardeşimiz, hasret imiş, gün yüzünü görmeye.

Yazısında, Helen Keller; “Bazen kendi kendime, ‘Herkes senede bir iki gün de olsa görme ve işitme duyularından mahrum kalsa ne olur?’ diye sorarım.

O zaman insanlar sahip oldukları şeylere daha çok değer verirlerdi her hâlde. Belki sessizlikte seslerin insana verdiği zevki daha iyi takdir ederlerdi” cümleleriyle görenlerin, duyanların; ifade-i meramını anlatabilenlerin şükürsüzlüğünün vahametini ifade ediyordu âdeta.

“Bazen tanıdıklarıma çevrelerinde neler gördüklerini soruyorum” diyor, Helen Keller ve ilâve ediyor:

“Geçenlerde ormanda uzun bir gezintiden dönen arkadaşıma neler gördüğünü sormuştum. Bana verdiği cevap şu oldu: “Görülecek önemli bir şey yoktu…”

“Ormanda bir saat dolaşmak ve bu süre içinde kayda değer bir şey görememek acaba mümkün olabilir mi? Ben kör olmama rağmen, sadece dokunma duyum sayesinde çok şey hissediyorum. Bir yaprağa dokunduğum zaman onun şeklini anlıyorum.”

Duygularına tercüman olduğunu düşündüğü bu yazı, Zafer kardeşimizin gönlüne bir menfez açmış olmalı ki, onu bizimle paylaşmış.

Helen Keller, üç gün görebilseymiş, yapacağı şeylerden bazıları şunlarmış:

“İlk gün en sevdiğim arkadaşlarımı eve çağırıp yüzlerine uzun uzun bakar ve ahlâklarının güzelliğini çehrelerinde okumaya çalışırdım.

“İkinci gün erkenden kalkar, önce, sokağın kalabalık bir köşesinde durur ve gelip geçen insanların yüz ifadelerini okumaya çalışırdım. Ardından şehrin ana caddelerini dolaşırdım. Giyilen elbiselerin sergilediği renk mu’cizesine hiç bıkmadan bakardım.

“Üçüncü günün geriye kalan son birkaç saatinde yapabileceğim çok önemli ve ciddî işler olmasına rağmen, ben yine gece yarısı muhtemelen uzayın sonsuzluğuna vurulur kalırdım.

“Son olarak, gözleri görmeyen ben, gören insanlara şunu tavsiye edeceğim:

“Ertesi gün sanki kör olacağınızı biliyormuşsunuz gibi kullanın gözlerinizi. Elbette diğer hislerinizi de ihmal etmeden… Seslerin mûsıkîsini, kuşların ötüş ve âhengini, birazdan sağır olacakmışsınız gibi dikkatle dinleyin. Ertesi gün dokunma duyunuz elinizden alınacakmış gibi, eşyaya sevgiyle dokunun. Çiçekleri koklayın, yediklerinizin lezzetini damaklarınızda hissedin. Duyularınızdan mümkün olduğu kadar istifade edin. Allah’ın size bağışladığı nimetler sayesinde dünyanın güzelliğini fark etmeye çalışın.

“Fakat ben, yine de görmenin diğer duyulardan daha değerli olduğunu düşünüyorum.”

İbn-i Sina, “Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir” diyor.

Demek, bakmak ile görmek; gördüğünü idrak etmek, birbirinden farklı şey. Bu da işin bir başka yönü!

Rabbim, Zafer Ferah kardeşimize rahmet; göremeyenlerin gözlerine nur, görenlere ise, şuur ihsan eylesin.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*