İnsanlık Manifestosu ya da İnsanlık İttifakı

Bu dünyaya kin duymaya, nefret etmeye gelmedik.

İşimiz muhabbet…  İşimiz insanlığımızı bir dem unutmamak… Burada çok bi’ işimiz yok aslında. Yokmuş bak! Evde otur, diyorlar; oturuyoruz. Tamam, diyorlar; kaldığımız yerden devam… Hani işimiz, okulumuz, olmazsa olmazlarımız vardı! Neye göre? Kime göre?

Niye gönderildik buraya? Hepi topu iki iş: Bu nakış nakış işlenmiş kendimizi, bu âlemi okumak ve sonsuz âleme burada/n yatırım yapmak. Başka ne!

Böyle, insanlığın sustu/ruldu/ğu zamanlarda gökyüzüne baktığım olur. Git, git bitmez bir sevda… Hürriyet fotoğrafı… Sessizliğin ve susmayışlığın aynı ândaki bestesi… Haydi bu dâvetin senaryosunu yaz, filmini çek. Bütün ressamları çağır; kalemini, fırçasını alan gelsin de çizsin bu durmayan akışı. Bak; ay yoluna devam etmekte… İşinin başında… Bulutlara girip çıkıyor; gülüyor, selâm ediyor. Sen hâlâ o: “Ay Deede, evin nerede?” diyen çocuk musun; ona bak!

Yaşamak bir sanat ve o da okumak istiyor, kültür istiyor. Yüzlerce üniversitemiz var, ama “cahiliye” devrinde gibiyiz. Kendimizden habersiz yaşamanın bir adı yok. Olmayınca da en lâzım şeylerden de uzağız. Kaldır birçok dersi; “Yaşamak nedir?” diye bir ders koy. Adı yeter. Ötesi gelir gayrı. Bu soru cevapsız kalınca ne oluyor? İnsanlık yaralanıyor hattâ ölüyor.

Hak, hukuk, adalet, hürriyet, eşitlik şu an bütün dünyada ağır yaralı ve bir çok yerde ölü… Hakikatın güzelliğini yansıtabilirsek; dünya bizi merak eder belki de bir değişikliğin önünü açabiliriz.

Hem önümüzde, arkamızda öylesine çok örnek var. Kuşların, kelebeklerin kardeşliği, yaprakların o masumluğu, kedilerin bir dilim peynire koşuşu bize sükûnet adına, insanlık adına çok şey söylemiyor mu! Hele bir de tarihin tozunu al; pırıl pırıl gülümseyen nice insanî fotoğraflar arşivde…

Dünya yoruldu. İhtiyarladı. Bizse sürekli makyajlıyoruz. Nafile… Dili değişeli çok oldu dünyanın. Ayakta durmakta zorlanan bu zavallıyı “betonlayarak” tutmaya çalışıyoruz.

Kendimizi ve önce içimizi bir görebilsek! Ne kendimize acıyoruz ne dünyaya… Perişanlığımızı, ölümü unutarak yaşadığımızı, arsız, kârsız, yârsız arzularımızı gösteren aynaları kırmakla meşgulüz… Koşup durma dünya; dalmış, yorulmuş, şaşkınsın.

Yunus:

“Bezirgânım; metâım çok;

Alıra satmaya geldim.”

diyor; malına güveniyor. Sen de bir bak elindekilere, gönlündekilere. Alıp sattığın ne ve kim/ler/e benziyorsun?

*

TEKASÜR… (oyalıyor seni)

Etrafta çok gürültü var; burası dünya olmalı.

Bugün başını kaldırıp şöyle… gökyüzüne baktığın oldu mu?

Bulutları, mavilikleri gördün mü?

Arada el değmemiş zamanlara dokun.

Telâşeler… üstünde iyi durmuyor.

Kocaman binalar bir tarafa… ben çiçeklerden yanayım.

Silâhlar da ne… ben kelebeklerden yanayım.

Ufacık çukura gömülecek emellerin.

Ellerin dünyayı taşımaktan yorgun…

Sen bitmişsin be abi;

Bu kadar “dünyayı” ne yapacaksın?

*

Git gide her şeyin içi ve hatta dışı da boşaltılıyor. Bu nasıl bir “hız” çağı! Bütün bir hazların düşmanı… Gıdalar gıda değil… Esprilerde incelik yok! Sular berrak değil…

Okullar cehalet diploması mı dağıtıyor? Hocalar da aklını kiraya vermiş; ellerine tutuşturulanı okuyor; kurgu, durgu, kaygı, sevinç, vurgu, tonlama arada kayboluyor.

Kitaplar hâlâ korkulu yüz. Öğrenci öğretmene; cemaat hocaya soru sormaya korkar.

Hangi çağda mıyız; ne bileyim: “Kayıp Çağ…”

Çocukların sokağı yok. Kuşların yuvaları yıkılıyor bir bir. Dünyada her canlıya yer var da… canlı olup da “kansız” çok… Ağaçlar durmadan devriliyor. Evler beton… Yollar beton… Kafalar beton… Kuşların bestesini susturanlar! Ayağa kalkın; suçlusunuz.

Haa, aslında içi dışı boşaltılan önce kelimeler. Kelimelerimiz hem çom azaldı, öldü; kalanlar da çok yaralı… Kültür azalınca; küfür çoğalıyor. Kelime bitince yumruk devreye giriyor.

İnsan kelime demek.. Ne kadar kelimen varsa o kadar insansın. Artık ne Yunus var ne Yahya Kemal.. Onları da okuduğumuz söylenemez.

Bediüzzaman diye biri gelmiş ki artık bir daha gelmez. Onu da ya yanlış ya noksan okuyoruz. Çok net bir adam. Çok berrak, çok şeffaf… Büyük Caddeye çağırıyor bizi… Dünya ve ahiretin şifrelerini veriyor. Belli bir kesime sığacak biri değil… Bütün bir insanlığa, son defa seslenen biri. Şeyh olmadığını kendisi söylüyor. Kim peki bu? Ben de talebeyim, diyor. Ders arkadaşınızım diyor. Duânıza muhtaç diyor çok yerde, imzasının yanında. Öteki, beriki demiyor; Nur’un dairesi geniştir diyor; kucaklıyor. Devletten, milletten para pul, makam almıyor. Şöhreti riyakârlık sayıyor. Baş başa verip konuşabilelim yani muhabbet diyor, meşveret diyor, şûrâ diyor.. Bütün meselesi hakikat… Yalnız hakikat konuşsun istiyor. Birileri de onun adına ahkâm kesiyor. Hayır. Kâinata meydan okuyan adam kalıplara, gruplara sığar mı hiç. Kenara çekilin bari! Dar kalıplarla, dar düşüncelerle bir ömür mücadele etmiş birisine bu eziyeti etmeyin. Sen öyle anlıyorsun öteki de başka yorumluyor. Perde olmayalım yeter ki başka ihsana gerek yok.

İttifak arıyoruz. Harika. Biz ayrılamayız zaten. Bizi birbirimize bağlayan bağlar çok güçlü… Bakmayın o parti, bu patırtı… İnsanımız hoşgörülü…

Partiler hizmet için yarışır, yarışmalı. Seçimlerin kazananı kaybedeni olmaz ki… Kim daha çok hizmetçi ise bayrak ona verilir. Buna da demokrasi denir.

İttifak arıyoruz değil mi; arayalım. Arayalım ki kaybettiklerimiz düne kadar bizim hüviyetimizdi. Padişahın önünü yaşlı bir kadıncağız kesebilir hesap kitap sorabilirdi. Halifeye cübbesinin kumaşını nereden geldiği rahatlıkla ve herkesin içinde sorulurdu.

O zaman ittifaka buyurun: Yalansızlık İttifakı… duymuş muydunuz?

“Doğruluk İttifakı…” herkesin yüzünü güldürür; susadık doğruluğa, ha!

“Adalet İttifakı…” var mısınız?

“Hürriyet İttifakı…” ne dersiniz?

“Hak Hukuk İttifakı…” itirazınız var mı?

“Kanun Önünde Eşitlik İttifakı…”

Üstünlük taslamak gibi bir niyetiniz varsa; diyeyim: Kim ne kadar insansa; üstünlük oradan başlar ve zaten insan da üstünlük taslamaz. O zaman gelin; hemen, şimdi, burada, herkesin gözü, kulağı önünde ittifakımızı ilân edelim: “İnsanlık İttifakı…”

Efendim; sesinizi pek duyamadım da… Evet… “İnsanlık İttifakı…”

Dertlerimiz sevinçlerimiz aynı…

En büyük derdimiz ki “ölüm” diye bir şey var.

En büyük sevincimiz insan doğduk; insanca yaşamak, insanca ölmek…

“İnsanlık İttifakı…” hoş gelmiş sefalar getirmiş.

Baş koltuğa onu oturtalım.

Hakkı ve halkı üzmeyelim.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*