Risâle-i Nur şakirtlerini ‘hayat meseleleri’ çok alâkadar etmez

Risâle-i Nur şakirtlerinin vazifeleri imân olduğundan, hayat meseleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz.

Risâle-i Nur şakirtleri tarafından sorulan suâle cevaptır.

Suâl: Geçen sene sizden sormuştuk ki, elli gündür merak edip dünya cereyanlarına bakmadınız ve sormadınız, o zaman bize bir cevap verdiniz. Gerçi o cevap hakîkattir ve kâfîdir; fakat Risâle-i Nur’un intişarı ve hizmeti ve âlem-i İslâmiyetin menfaati noktasında bir derece bakmanız lâzım iken, şimdi, on üç ay oluyor, aynı hal devam ediyor. Merak edip hiç sormuyorsunuz.

Elcevap: İnnehû kâne zalûmen cehûlâ [Gerçekten insan çok zâlim, çok câhildir. (Ahzâb Sûresi: 72.)] âyetine en âzam bir tarzda şimdiki boğuşan insanlar mazhar olmalarından, onlara değil taraftar olmak veya merakla o cereyanları takip etmek ve onların yalan, aldatıcı propagandalarını dinlemek ve müteessirane mücâdelelerini seyretmek, belki o acîp zulümlere bakmak da câiz değil. Çünkü zulme rızâ zulümdür; taraftar olsa, zâlim olur; meyletse “Zulmedenlere en küçük bir meyil göstermeyin; yoksa cehennem ateşi size de dokunur” (Hûd Sûresi: 110.) âyetine mazhar olur.

Evet, hak ve hakikat ve din ve adâlet hesabına olmadığına ve belki inat ve asabiyet-i milliye ve menfaat-i cinsiye ve nefsin enâniyetine dayanan, dünyada emsâli vuku bulmayan gaddarâne bir zulüm hesâbına olduğuna kat’î bir delil şudur ki: Bin mâsum çoluk çocuk, ihtiyar, hasta bulunan bir yerde, bir iki düşman askeri bulunmak bahanesiyle bombalarla onları mahvetmek; ve tabakât-ı beşer cereyanları içinde, burjuvaların en dehşetli müstebitleri ve sosyalistlerin ve bolşeviklerin en müfritleri olan anarşistlerle ittifak etmek; ve binler, milyonlar mâsumların kanlarını heder etmek ve bütün insanlara zarar olan bu harbi idâme ve sulhu reddetmektir.

İşte böyle hiçbir kanun-u adâlete ve insâniyete ve hiçbir düstûr-u hakikate ve hukuka muvâfık gelmeyen boğuşmalardan, elbette âlem-i İslâm ve Kur’ân teberrî eder. Yardımcılıklarına tenezzül edip tezellül etmez. Çünkü onlarda öyle dehşetli bir firavunluk, bir hodgâmlık hükmediyor; değil Kur’ân’a, İslâma yardım, belki kendine tâbi ve âlet etmekle elini uzatır. Öyle zâlimlerin kılıçlarına dayanmak, hakkaniyet-i Kur’âniye elbette tenezzül etmez.

Ve milyonlarla mâsumların kanıyla yoğrulmuş bir kuvvet yerine, Hâlık-ı Kâinat’ın kudret ve rahmetine dayanmak, ehl-i Kur’ân’a farz ve vaciptir. Gerçi zındıka ve dinsizlik o boğuşanların birisine dayanıp ehl-i diyâneti ezer. O zındıkanın tazyikinden kurtulmak, onun aksi cereyanına taraftar olmak bir çâredir. Fakat şimdiye kadar o taraftarlık bir menfaat vermeyerek çok zararları dokunmuş.

Hem zındıka, nifak hasiyetiyle her tarafa döner. Senin dostunu kendine dost edip sana düşman eder. Senin taraftarlık cihetiyle kazandığın günahlar, faydasız boynunda kalır. Risâle-i Nur şakirtlerinin vazifeleri imân olduğundan, hayat meseleleri onları çok alâkadar etmez ve merakla baktırmaz. İşte bu hakikate binâen, değil on üç ay, belki on üç sene (Hâşiye) dahi bakmasam hakkım var. Sizler baktınız, günahlardan başka ne kazandınız? Ben bakmadım, ne kaybettim?

İkinci sual: İşârât-ı Kur’âniye risalesinde Fatiha’nın âhirinde sırat-ı müstakim ashabı ki, “Ellezîne en’amte aleyhim” âyetiyle tarif edilen taife içinde, hem “Lâ tezâlü taifetün min ümmetî (ilâ ahir)” hadisinin ahirzamanda gösterdikleri mücahidler içinde ve hem Ve’l-Asri Sûresinin “İllellezîne âmenû”dan başlayan üç cümlenin mana-yı işârisinde hususi bir surette bir ferdi, Risale-i Nur’un has şakirtleri olduğuna sebep nedir ve veçh-i tahsisi nedir?

Elcevap: Sebebi ise, Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakaik-i Kur’âniyenin muammâlarını hal ve keşfetmiştir ki, her bir tılsımın bilinmemesinden, çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddütlerden kurtulamayıp, bazan imanını kaybederdi. Şimdi, bütün dinsizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler. Yirmi Sekizinci Mektub’daki İnâyât-ı Seb’ada bir kısmına işaret edilmiş. İnşâallah bir zaman o tılsımlar müstakil bir risalede cem edilecek.
Hâşiye: Hem tam yedi senedir aynı hal devam etti. Ne merak etti ne sordu ve ne de bildi.
Kastamonu Lâhikası, s. 160

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*