Sultanu´l-Ulema Bahaeddin Veled (1151-1231)

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî’nin babasıdır. Sultanü’l-ulema lakabıyla meşhur olmuştur. Bu lakabın Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bir rüyada kendisine verildiği rivayet edilmektedir. Asıl adı Muhammed Bahaeddin’dir. Felsefeye karşı çıkmasından ötürü Fahreddin Razi ile aralarında şiddetli münakaşaların yaşandığı bazı kaynaklar tarafından nakledilmektedir. Yaşadığı beldelerde talebe yetiştirmeyi ve insanları irşad etmeyi gaye edinmiştir. Şeriatın zahirinin korunması gerektiğini savunarak, sünnete uymanın ehemmiyeti üzerinde durmuştur. Son dönemlerini, Alaeddin Keykubat’ın saltanat sürdüğü yıllarda Konya’da geçirmiştir. Risale-i Nur’da, “Sultanü’l-ulema” lakabıyla adı zikredilmektedir
(Kastamonu Lahikası, s. 149).

Bahaeddin Veled, 1151 yılında Belh’te doğdu. Henüz üç yaşında iken babası vefat etti. Küçük yaştan itibaren eğitim görmeye başladı. Dini ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında önemli bir seviyeye ulaştı. Zikir ve riyazetle meşgul oldu. Bir ara Harizm’e gidip, tıp alanında eğitim görmeyi arzuladı. Sonradan bu arzusundan vazgeçerek vaizlik yapmaya başladı. Ayrıca hocalık da yaparak, fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilafları konu edinen Hilaf ilmi ve tefsir derslerini okuttu. Necmeddin-i Kübra’ya ittiba ederek müridi oldu ve tarikatına girdi.

Bahaeddin’e, Sultanü’l-ulema lakabının Peygamber Efendimiz tarafından verildiği rivayet edilmektedir. Bu rivayete göre üç yüz kadar alim, bir gece rüyalarında Peygamber Efendimizi (asm) gördüler. Rüyaya göre Resûlullah efendimiz büyük bir kürsü üzerine oturmuşlardı. Etraflarında da binlerce velî ve âlim bulunuyor, Resûlullah efendimizi huşû içinde dinliyorlardı. Muhammed Bahaeddin de güzel elbiseler giyinmiş bir şekilde, Peygamber Efendimizin yanında oturmaktaydı. Peygamberimiz, orada bulunanlara Muhammed Bahaeddin Veled’i göstererek; bugünden sonra Muhammed Bahaeddin’e ‘Sultanü’l-ulemâ’ denilecek ve imzasına ‘Sultanü’l-ulemâ’ yazılacaktır buyurdu.

Bahaeddin, akli ilimlerden özellikle felsefeye karşı olduğundan bu alanla ilgilenen alimlerle aralarında ciddi tartışmalar yaşandı. İlmi seviye ve mevkisini kıskanarak dil uzatanlara sert karşılıklar verdi. Ünlü bilgin Fahreddin Razi ile sert münakaşalara girdiği ve aralarında şiddetli tartışmaların yaşandığı nakledilmektedir. Razi, Harzemşahı Alaeddin Muhammed Tekiş tarafından destek görmekteydi. Dolayısıyla Muhammed Tekiş ile de arası bozulunca, Bahaeddin oğlu Celaleddin’i de yanına alarak 1212-13 yıllarında Belh’ten ayrıldı. Semerkant’a gittikten sonra burası Harzemşahlar tarafından kuşatılıp ele geçirilince tekrar Belh’e döndü.

Bahaeddin, birkaç yıl Belh’te kaldı. Talebe yetiştirmeye devam ettiği gibi müritlerinin de terbiyesiyle ilgilendi. Bu arada giderek büyüyen Moğol tehlikesi ve Cengiz’in sebep olduğu büyük felaketler yavaş yavaş yaşanmaya başladı. Belh’de Moğolların istilasına uğrayınca Bahaeddin oğlu ve yanında bulunan kafile ile birlikte buradan ayrıldı. Hac farizasını yerine getirmek maksadıyla yola koyuldu. Yol güzergahı üzerinde bulunan Nişabur’da Şeyh Fahrüddin Attar tarafından karşılandı. Bağdat ve Küfe’ye de uğradıktan sonra Mekke’ye ulaştı. Haccını tamamladıktan sonra Şam üzerinden Anadolu’ya geçti. Şam’da kalması için bazı alimler tarafından ısrar edildiyse de burada kalmayarak yoluna devam etti.

Bahaeddin, Konya’dan evvel Larende’de yerleşip birkaç yıl burada yaşadı. Larende’de Selçuklu Devletine tabi Emir Musa bulunmaktaydı. Alimlere ve din adamlarına büyük saygı gösteren ve değer birisiydi. Muhammed Bahaeddin Veled’e çok saygı gösterdi. Ona talebe oldu. Bir medrese yaptırarak hizmetine yardımcı olmaya çalıştı. Bahaeddin, yedi yıl burada kaldı. Vefât eden hanımı Mü’ mine Hatun ile oğlu Alaeddin’i Lârende’ye defnetti. Alaeddin Keykubat, Emir Musa vasıtasıyla Konya’ya yerleşmesi için davet etti. Davetinin kabul edilmesi üzerine bizzat karşılamaya giderek büyük alaka gösterdi. Keykubat kendi sarayında oturmalarını teklif etmesi üzerine Bahaaeddin: “İmamlara medrese, şeyhlere hangah, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar münasiptir” diyerek karşılık verdi ve medreseyi tercih etti.

Konya’ya yerleştikten sonra şöhreti kısa zamanda etrafa yayıldı. Derslerine ve irşat faaliyetlerine olan ilgi giderek arttı. Aralarında vezirler, emirler ve devletin ileri gelenlerinin de bulunduğu çok sayıdaki kişi onun irşat faaliyetlerinden istifade etmeye çalıştı. Bu arada Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat’ın da kendisine tabi olup, müridi olduğu nakledilmektedir.

Bahaeddin, sabahtan öğlene kadar talebeleriyle ilgilenip ders vermekle uğraştı. Öğleden sonrasını da müritlerine ayırdı. Bir taraftan Maarif adlı eserini tamamlamaya çalışırken diğer taraftan Cuma ve Pazar günlerinde halka vaazlar verdi. Etrafındakilere ve dinleyicilerine şeriatın zahirinin korunması gerektiği ikazında bulundu. Sünnet-i seniyyeye uymanın önemi üzerinde durdu. İyiliği emredip nehiylerden sakınma uyarısının ehil olan herkes tarafından yapılması gerektiğini savundu.

Risâle-i Nur’da, Bahaeddin Veled’in ismi, Bediüzzaman’ın sakal bırakmamasının söz konusu edildiği bölümde geçmektedir. İstanbul uleması ve fetva emini Bediüzzaman’ın sakal bırakmamasını izah edebilmek için Bahaeddin’in bir kıssasını hatırlattıktan sonra, “Bu misillü, Bediüzzaman’ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır” dedi. (Kastamonu Lahikası, 149)

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*