Demokrat görünümlü siyasalcılar

1908’den beri neredeyse ihtilâlsiz ve entrikasız günümüz geçmemiş, hürriyet ve irademiz ipotek altına girmeden (Ahrarlar ve De-mokratlar harici) kendimiz bir, “biz” olamamışız.

Ne zaman cumhur veya cem’ olsak darbe, ihtilâl, muhtıra veya post-modern’le dağıtılmışız. Durumdan vazife çıkaranlar ise, “sen kendini idare edemezsin” anlayışıyla cumhuriyetin bekçiliğine soyunmuşlar.

Gelen hükûmetler de dünyaya demokrat görünüp, gerçekte vesayetle idare etmişler bizi.

İster cunta hükûmetleri olsun, ister darbe sonrası doğurulmuş hükûmetler olsun, bütün yollar Süfyaniyete çıkmış, darbelerin gayesi ne ise o gayelere hizmet etmişler.

Her darbe yeni bir oluşumu beraberinde getirirken, millet, bizden ve “demokrat” diye demokratlar dışına yönlendirilmiş hep; 12 Mart MSP, 12 Eylül ANAP, RP, 28 Şubat AKP gibi.

Kurulan vesayet hükûmetleri derinlerin hükmünü icra ederken vatandaşı yok sayarak MGK kararları aynen uygulanmış, mağduriyetlerden, 1930’lar ve bu gün gibi kaçışlar başlamıştı.

Kurdurulan parçalı hükûmetler hem hürriyetler, hem de ekonomik olarak vatandaşın ihtiyacına cevap vermiyor, bir çıkış yolu aranıyordu.

Tam bu arada derin güçler illüzyonist bir abra-kadabrayla, radikal İslâm’dan vazgeçerek, mağdur olan dindar kesimin beklentilerini karşılayacak, kendileriyle de uyumlu çalışacak yeni bir oluşumun hazırlıklarını yapıyorlardı ki, ikinci yol da; Ilımlı islâm..

MİLİTAN DEMOKRASİ

Cumhuriyet başsavcılarının ve 12 Eylül anayasası hükümlerinin türettiği anlayışa göre militarist bir demokrasi hüküm sürerken, çok önceden planlar yapılmış, aktörler yetiştirilmiş, “militan demokrasi” penceresinden yeni yollar “navi” ediliyordu.

Siyasal İslâmcılara kapatma davaları açılmış; Millî Görüş’ü temsil eden RP 1998’de, yerine kurulan FP’de 2001’de kapatılarak bütün yollar AKP’ye açılmıştı. (AKP kadroları “Millî Görüş gömleğini çıkardık” diye, daha kapanmadan FP ile yollarını ayırmıştı.)

İhtilâl ve getirdiği baskılardan bunalan millet de, kendinden bildiği bu yeni oluşuma dünden hazır hale getirilmişti. Yüzde on barajı sebebiyle oyların yarısına yakınının çöpe gittiği bir sistemle AKP, yüzde 34’le tek başına iktidar oldu.

Demokratların barajı geçememesi, yüze yakın Nurcu kökenli ve demokrat milletvekillerinin AKP’de olması, ilk başlardaki hürriyetçi ve adaletçi beyanlar ve isminde adalet ve kalkınma olması gibi faktörler, zahiren Demokratlar görünümünü veriyordu. Öyle ki AB’ye giden yolda (Millî Görüşçülerin aksine) canhıraşane AB yanlısı olmaları ve uyum yasaları çıkartmaları, milletin teveccühünü boşa çıkartmamış görünüyordu.

Peşpeşe çıkan demokratikleşme paketleri, çözüm süreci, duble yollar, sağlık ve sosyal alanda iyileştirmeler, başörtüsü serbestisi, okullarda Arapça ve Kur’ân dersleri gibi milletin beklentilerine cevap verilmesi, AKP’yi vazgeçilmez karşısındakileri de “ötekiler” yapmaya yetiyordu.

Cemaatlere prim ve devlet kadrolarında yer verilmesi, sağın kalesi algısıyla “iki kişiden biri bize oy veriyor” denilerek alternatifsiz bir iktidar konumuna geliniyordu.

GÜÇ ZEHİRLENMESİ

Tabiî bu güç sarhoşluğu (zehirlenmesi) ve koltuk sağlamlığı zehabı, demokrasiden tavizler vermelerle ustalık dönemine geçildiğinde; “takke düştü kel göründü” hesabı yavaş yavaş mahiyet olarak ortaya çıkıyordu.

Ancak, bazı kesimler (Yeni Asya v.b.) hariç, Millî Görüş gömleğinin gerçekte çıkmadığına kimse ihtimal vermiyordu. Tâ ki, dershaneler meselesi gündeme gelene kadar…

Bütün masaların devrilmesi, kolkola olanlarla birden düşman olunması, “Sayın Öcalan”dan en uzak sempatizan bir HDP’liyi hain ilân etmelere kadar…

“Düşmanını sık değiştiren dostunu da değiştirir” deyişiyle, her defasında “aldatıldık”la milletin aldatılması noktasına gelinmesi, komşularla sıfır sorun ve “kardeşim Esad”tan muhaliflere silâh gönderilmesi iddialarına ve dengelerin alt üst olduğu bir siyasete kadar..

Dış politika, iç siyaset dengeleri, toplumun dinamikleri olan cemaatlerle oynanılması, mağdur ve mazlûmların her geçen gün artması, din değerlerinin çoluk çocuğun elinde kalması, maneviyat büyüklerine saygısızlık, hatta din dışı gösterilmesi, selefist bir anlayışla yukarıdan manipüle edilen din işlerine kadar.

Rant ve kayırmacılığın ayyuka çıktığı, adaletin cerrahi yaralar aldığı, hak ve hukuk ihlâllerinin AİHM’den medet beklediği, mazlûmların âhının arşa değecek şekilde göklere yükseldiği, bir hengâmeye kadar..

Artık mızrak çuvala sığmıyor.

“Adil düzen” diye yola çıkanların aslında ikinci yola hizmet ettiklerini acı tecrübelerle öğrenmiş bulunmaktayız.

Şimdi Kemalizm sevdalarını açık açık söylemeye başladılar ki, bize hiç de şaşırtıcı gelmiyor.

Zira 4. devreyi uzatmak için geldikleri artık saklanamaz.

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*