Mana-i harfî ve mana-i ismî

Üstad Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de, “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde, yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” der: “Mana-i harfî, mana-i ismî, niyet ve nazar”.

Öyle ki Risale-i Nur’da bütün imanî meseleler, mana-i harfî formatı içinde takdim edilmiş, delillendirilmiş, akıl ve kalplere sunulmuştur. Bütün ehl-i dalâletin batıl fikir ve hissiyatının da “Mana-i İsmî”den kaynaklandığı açıkça ispat edilmiştir.

Hatta Risale-i Nur’da geçen –iman ve küfür muvazeneleri- mana-i harfî ile mana-i ismînin açılımından başka bir şey değildir.

Mana-i harfî: Nahiv ilminde; başkasının manasını göstermek, başkasının bilinmesine hizmet etmek manasına gelir. Risale-i Nur’daki manası ise; mahlûkata ve bütün kâinata Allah hesabına ve Allah’ın san’atı ve eseri nazarı ile bakmaktır.

Mana-i ismî: Nahiv ilminde, bir şeyin kendi şahsına ve zatına bakan cihetini ifade eder. Risale-i Nur’daki manası ise; mahlûkat ve kâinata kendi namına bakıp, san’atkâr ile olan ilişkisini koparmaktır.

Üstad Hazretleri, iman hakikatlerinin anlaşılmasında, kâinat kitabının okunmasında ve fıtrat tahlillerinde, bir şifre, bir anahtar, bir gözlük olarak bu iki kelimeyi kullanmıştır.

Meselâ, bir portakaldan bahsederken, onun özelliklerinden,taşıdığı vitaminlerden, İlâhî bir eser ve ihsan oluşundan hiç söz etmemek, portakalı mana-i ismîyle seyretmek demektir. Yani portakalı müstakil bir varlık olarak düşünüp, yaratıcısını hiç nazara almamak mana-i ismîyle bir bakıştır.

O portakalın insanlara faydalı bir rızık olduğunu, bunu şuursuz ağacın bilip yapamayacağını, şeklinden, kokusundan, renginden, taşıdığı vitaminlere kadar her şeyiyle insana göre yaratılan bu meyveyi, Allah’ın Rezzak isminin bir tecellisi olarak seyretmek ise mana-i harfî ile bir bakıştır.

Üstad Hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de ”Cenâb-ı Hakk’ın masivasına (kâinata ve içindekilere) mana-i harfîyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-i ismîyle ve esbap hesabına bakmak hatadır” buyurmuştur.

Evet her şeyin iki ciheti var; bir ciheti Hakk’a bakar, bir ciheti halka bakar. Hakk’a bakan cihet mana-i harfî iken, halka bakan cihet mana-i ismîdir.

Kalın bir perde, puslu veya renkli bir cam parçası, altındaki şeylerin görünmesine engel olduğu gibi, varlıklara mana-i ismî ile bakmak da hakikatlerin görünmesine engel olur.

Bir nimetin sadece insana olan faydalarına nazar edilse, ona mana-i ismî ile bakılmış olur. Halbuki o nimet, insanı ve onun ihtiyaçlarını bilmeyen toprağın, suyun, ağacın veya güneşin işi olamaz. O nimeti bir Mün’im-i Hakikî yaratmış ve bize ikram etmiştir, denildiğinde mana-i harfî ile bakılmış olur.

Kısaca, san’at mu’cizesi olan varlıklara bakıldığında Hâlık ve Sani, sebeplere bakıldığında Müessir-i Hakikî zihne ve akla gelmelidir.

Cansız ve şuursuz varlıklara bakıldığında bütün hayrın Allah’tan olduğunun anlaşılması ve gafletin dağıtılması bir derece kolaydır. Fakat bu hayır insanların eliyle geliyor, ya da insan bu hayırları kendinden biliyorsa, enaniyet ve kibir yoluna girdiğinden, hakkın ve hakikatin görünmesinde kalın bir perde olmaktadır ki burada ene devreye girer.

Enenin de iki yönü var: Birisi mana-i ismîyle bakmaktır ki bu bakış; aslında itibarî bir vücudu bulunan eneye hayalî bir vücut verip, onu şişirir ve kendine musallat eder. Ene vehmî benlik ve sahiplenme duygusudur. Meselâ benim evim, benim vücudum, benim ailem derken “benim” ifadesi enedir.

Enenin ikinci yönünde ise; ene, mana-i harfî vazifesini üstlenmiş, Allah’ın isim ve sıfatlarının akıl tarafından idrak edilmesini sağlama adına bir birim ölçüsü, bir vahid-i kıyasî kimliğine girmiştir. Yani insandaki cüz’î ilim, cüz’î kudret, cüz’î irade, cüz’î sahiplenme duygularının hepsi Allah’ın isim ve sıfatlarına açılan bir penceredir. Ene mana-i harfî bakışı ile bu pencerelerden Allah’ın isim ve sıfatlarını kavrar. Meselâ; Ben şu küçük hanemin sahibiyim, Allah ise bütün kâinat hanesinin Rabbidir. Ben cüz’î ilmim ile şu kadar şeyleri bilirim, Allah ise sonsuz ilmi ile her şeyi bilir.

Dış âlemdeki tabiat bir tağut olduğu gibi iç âlemde ki tağut da enedir. Her iki tağut da mana-i harfî ile bakmaya engel olup, hak ve hakikatten uzaklaştırır. Bu sebeple eneye mana-i harfî kimliğini kazandırmak için hakikî ve tahkikî imanı elde etmek gerekir. Bunun yolu da Kur’ân’ın manevî bir tefsiri, insanlara sunduğu bir reçetesi olan Risale-i Nur mizanlarından istifade etmektir.

Cenâb-ı Hak istifade ettirsin inşallah…

Meral Demirdöğmez

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*