Zamanımızın eski hikâyesi

Zamanımızın GDO karmaşasıyla hazırlanan gıdalarının eski bir macerasını, yüz elli yıl önce yazdığı bir hikâyesiyle Rus yazar Leo TOLSTOY günümüze mesaj göndermektedir.

Çarşı ve pazarlarımıza birebir uyup, tazeliğini koruduğundan zihnimizi dinlendireceği düşüncesiyle, bu hikâyeyi sizlerle paylaşmak istedim.

BOZUK GIDALAR

“Vaktiyle bir takım insanlar un, yağ, süt gibi gıda maddeleri satarak para kazanırlarmış. Bu insanlar zamanla, daha fazla para kazanmak, daha çabuk köşeyi dönmek için sattıkları mallara zararlı, ucuz şeyler karıştırmaya başlamışlar. Una kepek ve kireç, tereyağına nebati yağ, süte su ve tebeşir tozu katıyorlarmış. Görünüşte satışlar yolunda gidiyormuş. Malları büyük toptancılar, küçük toptancılara onlar da perakendecilere satıyormuş. Gidişattan tüccarlar memnunmuş. Yiyeceklerini kendileri yapamayan, bu yüzden bu malları satın almak zorunda olan şehirliler ise mallardan hiç memnun değillermiş. Yiyecekler tatsız ve sağlığa zararlıymış.

Un da, yağ da, süt de kötüymüş, fakat piyasada bunlardan başka mal olmadığı için şehirliler bunları almaya devam ediyormuş. Sıhhatlerinin bozuk olmasında kendilerini suçlu buluyor, bunu yemeklerin iyi yapılmamasına bağlıyorlarmış. Tüccarlar da yiyeceklere ucuz ve yabancı maddeler katmaya devam ediyorlarmış.

Bu hal uzun bir müddet böyle devam etmiş. Gerçi bütün şehirliler bundan rahatsız oluyormuş, ama hiç kimse hoşnutsuzluğunu açıkça söyleyemiyormuş.

Günün birinde, ev halkını, çiftliğinde kendi elleriyle hazırladığı yiyeceklerle besleyen bir ev kadını şehre gelmiş. Bu kadın bütün gününü mutfakta geçirirmiş. Gerçi ünlü bir aşçı değilmiş, ama güzel yemek yapmasını, ekmek pişirmesini biliyormuş.

Bu kadın, bir gün, şehirden birtakım gıda maddeleri alıp, onlarla yiyecek bir şeyler hazırlamaya başlamış. Fakat ekmekler pişmeden dağılıyor, nebatî yağla kızartılan börekler hiç lezzetli olmuyormuş. Sütü kaynatmış, süt hiç kaymak bağlamamış. O zaman, kadın yiyeceklerin iyi olmadığını düşünmüş. Hepsini birer birer gözden geçirince tahminlerinin doğru olduğunu anlamış. Unda kireç, tereyağında nebatî yağ, sütte tebeşir tozu olduğunu görmüş. Kadıncağız bütün yiyeceklerin hileli olduğunu görünce doğruca çarşıya gidip, tüccarların suçlarını yüksek sesle yüzlerine vurmuş. Onlara ‘ya iyi mal satın ya da dükkânlarınızı kapatın’ demiş. Fakat tüccarlar kadının söylediklerine hiç aldırış etmemişler. Mallarının en iyi cinsten olduğunu, herkesin yıllardır bunları kullandığını, bu malların madalyalar aldığını anlatmışlar. Ona tabelâlarındaki madalyaları göstermişler. Fakat kadıncağız yine susmamış.

*Bana madalya değil, iyi yiyecek lâzım. Çocuklarımın karnını ağrıtmayan yiyecekler lâzım, demiş.

Tüccarlar cilâlı çekmecelerdeki görünüş itibariyle bembeyaz ve tertemiz unu, güzel çanaklardaki uzaktan bakılınca yağı andıran maddeyi, şeffaf ve parlak kaplardaki beyaz sıvıyı göstererek;

“Sen iyi un, iyi yağ görmemişsin teyze,” demişler.

Kadıncağız, ‘Görmez olur muyum hiç! Benim ömrüm yemek hazırlamakla geçti. Çocuklarım yaptığım yemekleri büyük bir iştahla yer. Mallarınız bozuk. İspatı meydanda.’ Bunu söylerken dağılmış ekmeği, kızartılmış börekleri, sütün dibine çöken maddeleri göstermiş. ‘Mallarınızı ya dereye atmalı, ya da yakmalı, onların yerine iyi mallar almalı,’ demiş.

Kadın dükkânların önünden ayrılmayarak, gelen müşterilere aynı şeyleri bağıra bağıra tekrar edip durmuş. Öyle ki müşterilerin içine şüphe düşmüş.

Yerli yersiz konuşan bu kadının satışlarına zarar vereceğini anlayan tüccarlar alıcılara, ‘Şu deli kadına bakın efendim. İnsanların açlıktan ölmesini istiyor. Bütün yiyecekleri ya dereye atmamızı ya da yakmamızı söylüyor. Bu kadının lâfına uyar da sizlere yiyecek satmazsak, sizler ne yer, ne içersiniz? Onu dinlemeyin. Köyden gelmiş, cahilin biri. O, yiyeceklerin iyisini kötüsünü nereden bilsin. Kıskançlığından böyle davranıyor. Kendi fakir olduğu için herkesin fakir olmasını istiyor’ diyorlarmış.

Evet, tüccarlar toplanmış kalabalığa bunları söylemişler. Fakat kadının yiyecekleri yok etmek değil, iyi mal almak istediğini mahsus söylememişler. Bunun üzerine kalabalık kadının üzerine yürüyüp, onu azarlamaya başlamış. Kadıncağız, yiyecekleri yok etmek istemediğini tersine, tüccarların, müşterilere yiyecek adı altında katışık, zararlı maddeler satmamalarını istediğini söylemiş. Ömrünün yemek yapmakla geçtiğini de belirtmiş. Fakat söylediklerini kimse dinlememiş. Çünkü kadının, insanları, ihtiyaçları olan yiyeceklerden mahrum etmeye çalıştığı fikri kabul edilmiş bir defa.

Çağdaş bilim ve san’attan bahsettiğim zaman benim de başıma aynı şey geldi. Bilim ve san’at bütün hayatım boyunca benim biricik azığım olmuştur. Bu işte başarılı olup olmadığımı bilmem, ama başkalarının bunlardan istifade etmesi için elimden geleni yaptım. Bu benim için lüks değildi. Zarurî besinim olduğu için ne zaman gerçek, ne zaman sahte olduğunu bilirim. Fikir piyasasına sürülen yiyeceklerin tadına bakıp, sevdiğim kimseleri bu yiyecekle beslemeyi denediğim zaman bu yiyeceğin büyük bir kısmının katkılı olduğunu anladım.

Fikir piyasasına sunulan bilim ve san’at baştanbaşa sahte değilse de, önemli bir kısmı gerçek bilim ve san’ata yabancı şeylerle katışıktı. Fikir piyasasından alınan şeylerin, benim ve yakınlarım için yenilir yutulur cinsten olmadığını, hatta zararlı olduğunu söylediğim vakit beni azarlamaya, bana bağırıp çağırmaya başladılar.”

Tolstoy’un hakikatbin sözleri burada nihayet buldu.

Maddî ve manevî gıdalarımızı mihenge vurmadan, kontrolsüz bir şekilde aklımıza ve midemize girişlerine izin vermeyerek, sadece kuvve-i zâikaya tek seçici gücünü ve ayrıcalığını tanımamalıyız.

Sağlıcakla kalın

Feyzullah Ergün

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*