“Allah’tan korkmuyor musun?”

Hz. Ömer (ra) tebdil-i kıyafetle, ahalinin ahvalini görmek üzere Medine dışında dolaşmaya çıkar.

Bir otlakta bir bedevi develerini otlatmaktadır. Sürü içinde, oldukça bakımlı, iri yarı bir devenin ayaklarının bağlanmış olduğunu görür. Çobana dönerek, “ bu devenin ayaklarını neden bağlıyorsunuz” diye sorar. Çoban, “ O deve çok azgındır, sürüdeki diğer develere saldırıyor ve onları rahatsız ediyor, onun için ben de ayaklarını bağlıyorum” der. Bunun üzerine Hz. Ömer devenin yanına giderek kulağına şunları söyler: “Ey deve, Allah’tan korkmuyor musun da başkalarında eziyet ediyorsun? Unutma, sen de bir gün öleceksin.”

Hz. Ömer, devenin kulağına bunları söyledikten sonra yoluna devam eder. Aradan bir ay kadar bir zaman geçer, yanında bir kaç sahabeyle birlikte yine aynı yerden geçerken, aynı sürüye rast gelir. Bu defa da oldukça çelimsiz, hasta ve düşkün bir deve dikkatini çeker. Çobanı yanına çağırır, “Bu deve hasta mıdır, neden bu kadar perişan görünüyor” diye sorar. Çoban, “Ey mü’minlerin Emiri, bu deve çok besili ve bakımlı bir deve idi. Fakat çok saldırgandı. Bir ay kadar önce buradan geçmekte olan bir yolcu onun kulağına bir şeyler söyledi, o günden sonra yemeden içmeden kesildi, gördüğünüz gibi bir deri bir kemik kaldı” diye cevap verir.

Bir deve, “Allah’tan korkmuyor musun” ikazı ile kendine geliyor, yapmış olduğu zulüm ve haksızlıktan dolayı vicdan azabı çekiyor, yemeden içmeden kesiliyor. O günden sonra bir daha azgınlık ve taşkınlık yapmıyor.

Bugün İslâm âleminin haline bakıyoruz, haksızlık, zulüm, terör, kan ve gözyaşı eksik olmuyor. Camilerde, her Cuma günü hocefendiler hutbeye çıkıyor, Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ediyor, Cennetten ve Cehennemden bahsederek insanlara nasihatta bulunuyorlar, ama, dinleyenlerin büyük çoğunluğu, bir devenin gösterdiği hassasiyeti gösterip, Allah’ın emir ve yasaklarına uymaya özen göstermiyorlar. Eğer bu vaaz ve nasihatlar, dinleyenlerin kalp ve dimağına tesir etseydi, dünya hayatı bir Cennet hayatına dönerdi. Zulüm ve haksızlık, kin ve nefret, husûmet ve adâvet ortadan kalkar, toplum hayatında sevgi ve barış hakim olurdu. “Allah’tan korkmuyor musun?” hitabına muhatap olan kalpler titrer, gözler yaşarırdı. Zenginler fakirin hakkını yemez, güçlüler zayıfı ezmezdi. Gönüllerde hakikî muhabbet tesis edilir, insanlar kardeş olduklarının farkına varırdı.

Nasihatlar tesir etmediğine göre, kalplerde bir katılaşma ve kararma var demektir. Bu durumda, kalplerin katılığını yumuşatacak, pasını silecek taze bir iman iksirine ihtiyaç vardır. Bu ihtiyacı ise, ancak asrın bütün marazlarına merhem olan Risale-i Nur ile karşılamak mümkündür. Risale-i Nur, Asr-ı Saadetin Nurlu iklimini günümüze taşıyan tatlı esintiler ihtiva etmektedir. Üstad Hazretleri, “Mesleğimiz sahabe mesleği” derken, bu hakikati dile getirmektedir.

Saadet asrında, azgın bir deve bir sahabenin sözünü dinleyerek yola geldiği gibi, bu asırda da azgın insanlar, ancak Risale-i Nur’un sözü ile yola gelebilir. Zira asrımızın hastalıklarının tek çaresi, Risale-i Nurlardadır. Bir takım yersiz itham ve endişelerle Risale-i Nur’un sesini kısmaya çalışmak, Nur Talebelerini zararlı insanlar gibi göstermek, bu memlekete yapılacak en büyük haksızlıktır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*