Hayat, insan olmayı öğrenme yolculuğudur

Yaratıcıyı bilmek vazifesiyle yükümlüdür insan. Temel misyonu Allah’ı isim ve sıfatlarıyla idrak etmektir. Bunu yapabilmesi için ise, ruhunun, vicdanının ve aklının tekemmülü ve inkişafı gerekir. Bu tekemmül ve inkişaf ise, ancak dinler, peygamberler, kitaplar ve imtihan sırrı ile mümkündür.

İnsan denen mahlûk, kâinatın içinde büyük bir misyon yüklenmiş ve bu yüklendiği misyonun gereği olarak da muazzam bir potansiyel ihsan edilmiştir.
İşte insanın kudsiyeti, emaneti ve misyonu yüklendiğinden dolayıdır.
Bu yönüyle halife-i arz olan insan, meleklerden bile üst bir seviyeye çıkabilecek potansiyele sahiptir.
İnsan, nefis yönüyle çeşitli hayat mertebelerinde bulunur. Hayvaniyet mertebesi, beşeriyet mertebesi ve insaniyet gibi. İnsan eğer emmâre olan nefsin emrinde olursa, ne geçmiş ne de geleceği düşünür. Sadece zevk ve arzu peşinde koşturur. Zira nefsin gelecek ve geçmiş tahattur ve tahayyülleri yoktur. Çünkü acil zevklerin peşine düşen hissiyat ile gelecekteki lezzetleri hiçe sayar. İnsan günahların içindeki menhus lezzetlerin peşine düşer. Gelecekteki hesabı ve geçmişini hiç düşünmek istemez.
İnsan yaratılış hikmetini unutur, en önemli vazifesi Cenâb-ı Hakk’ı bilmez ve bildirmeyi yapmaz, sadece yemeyi, içmeyi, yatmayı gaye-i hayal haline getirirse, bu, insanlıktan sukûtu ve musîbetlerin celbini netice verecektir.
İbrahim Hakkı Hazretleri insanı şöyle tanımlar: “Eğer bir insan yemenin emrinde ise, bitki mertebesindedir. Bir insan şehvetin emrinde ise, hayvan mertebesindedir. Marifetin ve ilmin emrinde ise, insan mertebesindedir.”
İnsanın hayvanî hayat mertebesini nefis, insanî hayat mertebesini ise kalp temsil eder. İşte insanın hayvanlarla ortak olan yemek, içmek, barınmak ve üremek gibi ihtiyaçları nefsîdir. Yalnız nefsinden gelen dürtülerle yaşarsa, hayvanî hayat mertebesinde olup, bencil, çıkarcı, hiç kimseyi gözü görmeyen bir varlık haline gelir. Çünkü bu aşamada insan, ‘zalim ve cahil’dir.
Eğer insanda sosyal duygular ve semavî öğretiler olmasa idi, insanlık kısa zamanda yok olurdu. Çünkü kendi menfaati için başkasını yok etmekten çekinmeyen bir mahlûk haline gelecekti. Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye’de bu nokta ile ilgili şöyle bir tesbitte bulunur: “Hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalp ve ruhun derece-i hayatına yüksel.” Demek ki insan, kalp ve ruhun derece-i hayatına çıktığı vakit, hakikî insan olabilmektedir. Çünkü kalbin ve ruhun derece-i hayatı geniştir. İnsan, yaşadığı dünya hayatının uzun bir sefer-i imtihan yolunda çok kısa bir ânı kapsadığını ancak bu şekilde anlar. Zira yolculuk, ruhlar âleminden, dünyadan, kabirden ve haşirden geçmektedir.
Nefsin hilesi ile hayatı sadece dünyevî hayattan ibaret gören insan, ruhun derece-i hayatına çıktığı vakit, dünya hayatının, Peygamber Efendimizin (asm) tabiriyle, ‘bir ağacın altında gölgelenmek’ kadar kısa olduğunu fark edecektir.
Demek ki hakikî insan olmak, kalbin, aklın ve ruhun derece-i hayatına çıkmak ve o hayatın gereklerini yerine getirmekle olur.
İnsan maddede yoğunlaşırsa, maneviyat pencereleri kapanmakta; maneviyat pencereleri açıksa, maddiyat ve nefsin esaretinden kurtulmaktadır. Meselâ, vicdan mekanizmasına ait hislerini inkişaf ettirmiş birinin nazarında şehvet hislerinin tesiri çok da önemli değildir. Böyle bir insan harama bakışın, şeytanın oklarından bir ok olduğunu düşünür ve yüzünü çevirir. İşte böyle bir insanın kalbinde imana ait bir lezzet hissedilir ki, bu lezzet nefsânî lezzetleri unutturur. Zira insanın vicdanî (kalbî ve ruhî) mekanizmasının gelişmesi, nefsanî mekanizmanın rağmına bir harekettir. Vicdan güçlendikçe nefis teslim-i silâh etmeye mecburdur. Bu noktadan bakıldığında cismanî hayatın gayesi hareket, canlılık ve bedenî bir kısım vazifeleri yerine getirmekten ibarettir. Bu haliyle hayvanî hayattan farkı yoktur. Gerçek insanî hayat, içinde şuur, idrak, müşahade, irade ve ulvî hislerin olduğu bir hayattır.
Hayatını gayr-i ciddî yaşayanların kalbî hayatları olamaz. İnsan hayvanî hayat itibariyle hayvanlarla, ruhanî hayat itibariyle meleklerle hemhâldir. Zaten dünyaya geldiğimiz andan itibaren, insanî hayat, hayvanî hayatın yani kalb ve ruhun derece-i hayatları nefsin ve cismaniyetin hayatı içinde verilmiş ve inkişaf ettirmek üzere emanet edilmiştir. Ne zaman ruh ve beden münasebeti bozulur, insan nefsanî bir hal almaya başlar, şuur ve idrakten, ulvî lezzetlerden uzaklaşıp, sadece cesedi besleme ile, nefsanî zevklerle doymaya başlarsa, ruhî ve kalbî hayatı ölmeye başlamıştır. Bu yüzden İslâm âlimleri, çok gülmenin, çok yemenin ve çok uyumanın kalbi karartacağı uyarısında bulunmuşlardır.
İnsanın maziyi ve müstakbeli idraki ancak ruh ve kalbin derece-i hayatını idrak etmesine bağlıdır. Bu seviyede hayat süren insanlar geçmiş, gelecek birden görebilir, idrak edebilir geniş bir nazara sahip olurlar. Ruh ve kalbin emrinde olan insanlar kemale ve fazilete doğru ilerlerler.
Kalbin derece-i hayatı, insana merhameti öğretir. İnsanın kendi dışındaki mahlûkatla ilişkilerini düzenler.
Ruhun derece-i hayatı ise, insana kulluğu öğretecek ve maneviyat derecelerini kat ettirecektir. Ruhun derece-i hayatında insan hayatın güzelliklerini fark etmeye başlayacak ve hayretle secde edecektir. Gelip geçen hadiseler, oyun ve oyalanmadan ibaret olan meseleler, birilerinin düzmece masa başı manşetleri, böyle bir derece-i hayatın nazarında çok da ehemmiyet arz etmeyecektir. Çünkü uyanık ruhlar, daha derin meselelerle ve anlam arayışlarıyla hayatlarını sürdürecek ve şekillendirecektir.
Hayat aslında kısa değil. Anlam arayışları ve bakışları kaybolduğu için insana kısa geliyor. İnsan hızlı gelip geçen gündemlerle meşgul olduğu için hayatı kısalıyor ve belki de sadece nefsi olarak haz aldığını sandığı vakitlere münhasır kalıyor.
Düşünmeye, hissetmeye, durmaya vakit bırakmayacak şekilde etkileyen gündelik hadiseler, hayatı da kısaltıyor, nazarları da sathîleştirip kısırlaştırıyor. Bu ruh haliyle insan sadece nefsî istek ve arzuların peşinde koşar duruma geliyor.
Ruh ebediyeti arzular. Faniliği, istemez. Bu yüzden ruhun ve kalbin derece-i hayatına çıkanlar, ebediyete, bekaya namzet ruhlardır. Onu bulmak için çalışır. Bu yüzden de kısacık dünya hayatındaki fani lezzetlerin peşinde koşmaz.
Hayatın kendisi zaten insan olmayı öğrenme yolculuğudur. Hakikî insan, hayatı boyunca ruh programını işletmek, genişletmek ve kemal noktaya getirmekle uğraşır. Hayvanların programları sınırlıdır ve tek bir iş yapmak üzere programlanmıştır. İnsan da donanım olarak hayvanlara benzese de fıtrat ve ruh programı açısından sınırsız kabiliyetlerle donatılmıştır. İşte insan bu geniş kabiliyetlerini dar bir alanla sınırlı tutarsa, ruhun derece-i hayatına çıkamaz ve hayvanlar gibi belli bir maksat etrafında (yemek, içmek, üremek, barınmak) hayatını yaşayacaktır.
Hâsılı insan yiyen, içen, üreyen bir varlık ötesine geçtiği takdirde gerçek anlamda insan olacaktır. Yaratıcıyla bağlanmış bir kul, kâinatın içindeki mevcudatın enerjisine uygun bir enerji ile çalışıp ahenge katılmıştır. İşte insan Yaratıcısıyla intisabı olmazsa kendisini yalnız hisseder.
Ruhun ve kalbin derece-i hayatı insanın bütün kâinatla bağlantı kurmasını sağlar ve insana kâinatın bir parçası olduğunu hissettirir.
Ruhun ve kalbin derece-i hayatına çıkmak, kulluk şuuru, tefekkür, ibadet, tevekkül ile mümkün olacaktır. Bunlar adeta nefsin derece-i hayatında meşgul iken oluşan, manevî mekanizmadaki virüsleri temizlemek gibi bir etki yapacak gaflet ve enaniyeti delip yok edecektir. Aksi halde maneviyattaki bu bozulmalar, nefes alamayan bir ruhun, ruh programını bozacaktır. İnsanın günahları kolayca işler hâle gelmesi, haset, gıybet, hırs gibi süflî hislere kapılması aslında ruh programının bozulduğunu gösteren göstergelerdir.
Bu hastalanmalar tedavi edilmediği takdirde, insanın belli bir hedefe yönelik gerçekleştirdiği hayat yolculuğu engellenir, kişi zevkin ve şehvetin peşinde koşar. Bencil bir hayat tarzı ile hasta bir şekilde ve insan sûretinde fakat insânî vasıflarını kaybetmiş olarak hayatı sürer.
Bir şeyin kıymeti, amacının kıymeti ile ölçülür. Hayatını insanî bir hedefle sürdürmeyen, kul olduğu idrakinden uzak bir hayat yaşayan, mahlûkatla şefkatli ve merhametli bir ilişki yaşamayan insan, kıymetsiz bir mahlûk haline gelecektir.

Benzer konuda makaleler:

1 Comment

  1. Allah razı olsun. Sıkıntılarımı, yaşadığım olayların nedenlerini el yordamı ile Çözmeye çalışıyordum. Zihnimi açtınız. Yüce Allah’ın sevdiği, doğru yolu gösterdiği kullarından biri olmak için çabalıyordum. Bu çabalar bitmez a…
    Biz kimiz ki? Allah yolunu her kuluna nasip etsin…

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*