Kurbanlar kabul olsun, gönüllere huzur dolsun!

Hz. Âdem (as) zamanından Hz. Musa’ya (as) kadar kurbanla ilgili İlâhî adet şöyleydi:

Cenâb-ı Hak, kabul ettiği kurbana bir ateş gönderir ve onu yaktırırdı. Kabul edilmeyen kurban ise olduğu gibi kalırdı. (Habil ile Kabil’in kurbanlarında görüldüğü gibi.) Allah (c.c.), sonra bu adeti Benî İsrail zamanında kaldırdı. Hangi kurbanlarımızın, kendi yüce katında kabul gördüğünü, ancak Kıyametten sonra bilmemizi takdir etti.

Aslında ilk insan Âdem babamızdan beri hak ve batıl olarak uzanıp gelen iki silsilenin her ikisinde de, kurban hâdisesi uygulanagelmiştir.

Kabil’in kabul görmeyen kurbanı, batıl kurbanların âdeta çekirdeği olmuş, beşeriyet tarihinde Allah adına kesilmeyen, hatta O’na isyan mânasını taşıyan kurbanlar, sanki Kabil’in reddedilen kurbanından türemiştir. Habil’in, Cenâb-ı Hak tarafından kabul edilen kurbanı ise, günümüze kadar Allah adına sunulan kurbanların biricik nişanesi olmuştur.

Bu günleri bize ihsan eden Ezelî ve Ebedî Sultanımıza kurban olasımız gelir. Değil sadece hayvanlarımızı, kendimizi bile kurban etmeye hazır hissettiğimiz, O’nun o sonsuz kudreti ve azameti karşısında “Allahûekber, Allahûekber” diyerek kendimizi teskin ederiz.

“Allahûekber”lerin bahşettiği sükûnet içinde anlarız ki, kestiğimiz kurbanlar, kendi yerimize kabule yükselmiş kurbanlardır. Bu bayram da, bir bakıma onun bayramıdır. Kendimizin, yani insanın, yani Hz. İsmail’in (as), Allah’ın keremiyle kurbanlıktan azledilerek, yerine bir koçun kurbanlığının, hem de Hz. İsmail’in (as) yerine kabul edilişinin bayramıdır.

Ey kurban olduğum Allah (c.c.)!

Sana olan şükür ve kulluk borcumuzu, nasıl eda edebiliriz ki… Sen, en güzel sûrette yarattığın insanı, kurbanlık koyun gibi bıçak altına yatırılmaktan kurtarmış; o mânayı, zaten yeme ihtiyacı için hergün dünyada milyonlarca yerde, yere yatırılıp kesilen hayvana yüklemişsin.

Gerçi insanı kurban etme geleneği, hiç bir zaman hak ve hakikat yolunda, Peygamberler silsilesinde görülmemiştir. Enaniyet ve felsefenin enpozesiyle haktan sapan güruhun, Nemrudların ve Firavunların kirli elleriyle uygulama alanı bulmuştur.

Hak yolundan ve Peygamber tebliğinden mahrum kalanlar, ya da onlara kulak tıkayanlar; insanüstü ve tabiatüstü olarak tasarladıkları güçlere ve onları temsil eden putlara hoş görünmek için kurban törenleri yapmışlardır. Sadece insan ve hayvan kesmek yoluyla değil, çeşitli sunumlar tertiplemek yoluyla da icra etmişlerdir. Hatta ilk doğan çocukların henüz yedi-sekiz günlük iken, daha bol ürün versin diye putlara kurban edildiğini bile, “pürşer-beşer” tarihi kaydeder.

“Onların, Allah’a yaklaşmak için O’ndan başka ilâh edindikleri şeyleri, kendilerine yardım etselerdi ya! Fakat o ilahları kaybolup gittiler…”1

Bu arada, Resûlullah Efendimizin (asm) sevgili dedesi Abdulmuttalip’in, Allah yoluna kurban ettiği yüz deveyi de unutmayalım. Allah (c.c.), o develeri Abdulmuttalib’in oğlu -sonradan Peygamberimizin (asm) babası olma şerefine eren- Abdullah’ın yerine kabul etmişti. Böylece Hz. İsmail’in (as) neslinden gelen biri, yine onun şerefli akibetine muhatap oluyordu.

“Onların ne etleri, ne kanları Allah’a ulaşacak değildir. Allah’a ulaşacak olan, ancak sizin takvanızdır.”2

Kurbanlarımızın kabulü niyaziyle..

Dipnotlar:

1-Ahkaf Sûresi: 28; 2-Hac Sûresi: 37

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*