Selaniklilerin saltanatı, başımıza belâları celbetti

Hata ve günahların çoğalması (teraküm etmesi), belâ ve musîbetlerin celbine sebebiyet verir.
Günahın dehşeti ve büyüklüğü nisbetinde, başa gelen musîbetler de büyük ve şiddetli olur.

Millet olarak en büyük hata ve günahlarımızdan biri şudur: Altı asır müddetle İslâm’a bayraktarlıkla Kur’ân’a hizmet eden şânlı Osmanlı Hanedanının son kudretli “halife padişah”ı Sultan II. Abdülhamid’i 1909’da devirip cezalandıran; on beş yıl sonra (1924) ise, Hanedanın bütün fertlerini asıl vatanlarından kovarak perişaniyet içinde sınırdışı ettiren bir “menhus zihniyet”i hakkıyla tanıyamadık. Onlara karşı lâzım gelen şuurlu, izzetli tavrı sergileyemedik. Tepkimizi ortaya bir türlü koyamadık. Tepki göstermek ne kelime; tam aksine, “kanımızı emen, can damarımızı koparan” o en büyük hasmımızı dost zannettik de, neredeyse başımızın tâcı yaptık.

Vâ esefâ ki, aradan yüz yıl geçtiği halde, onları yine de başımızdan indirebilmiş değiliz. Bilhassa, bir kısım “dinde hassas, muhakemede noksan” ihvanlarımız sâyesinde… Bu azim günâhımız, haliyle musîbetleri dâvet ediyor. Kader–i İlâhî, belâ ve musîbet tokatlarıyla cezalandırılmamıza fetvâ veriyor.

İşte, iki gün önceki “Yakın Tarih Yazıları” bölümünde “İstanbul ve Balkanlar yangın yerine döndü” başlıklı yazıda sıralamış olduğumuz bilhassa 1910 senesine ait felâketler zinciri, sözünü ettiğimiz günahlarımız ve ağır veballerimiz sebebiyle sökün edip geldi.

Hatırlatma kabilinden başlıklar halinde sıralayacak olursak: Meclislerin çalışma binası olan Çırağan Sarayındaki Yangın (19 Ocak 1910), Kanlı Arnavutluk isyanı, Girit’te Rumların emrivâki hareketleri, Balkanları Osmanlı aleyhinde birleştiren Kiliseler Birliği Kànunu, Dehşetli Bâbıali yangını ve hemen akabinde Trablusgarb’ın İtalyanlar tarafından işgal hareketi, birbiri ardınca başımıza gelen iç ve dış felâketler oldu.

Kur’ân haber veriyor

Bediüzzaman Hazretleri, Ve’l–Asr Sûresinin asrımıza bakan vechesini tefsir ederken, başımıza gelen maddî–mânevî “hasâret ve musîbetler” silsilesinin 1909’daki “tebeddül–ü saltanat” ile başladığını beyan ediyor ve bu dehşetli belâ zincirinin halkalarını şu şekilde sıralıyor: Libya ve Ege Adalarını kaybettiren İtalyan Harbi, Balkan Harpleri, Büyük Dünya Harbi, Mondros Mütarekesi, İstiklâl Harbi, Sevr Muahadesi, mânevî hasârete kaynaklık eden ve İslâm şeairlerinin darbe vurulmasına sebebiyet veren Lozan Muahadesi ve nihayet İkinci Dünya Harbi esnasında bu vatandaş yaşanan açlık, kıtlık, kuraklık denen kaht û gala, yangınlar, depremler, vesaire…

Bu hatırlatmaların ardından, şimdi de altı asırlık Müslüman Türk saltanatının (idare, yönetim) nasıl elden çıkıp Selâniklilerin eline geçtiğine bakalım…

Saltanat nasıl el değiştirdi?

Türkiye’de tarihin dönüm noktalarından biri, bundan 103 yıl evvel bugünlerde (Nisan–Mayıs 1909) yaşandı.

33 yıl Osmanlı tahtında oturan kudretli padişah Sultan II. Abdülhamid, Meclis–i Mebusanın aldığı bir karar neticesi hall edildi, yani tahttan indirildi.

Padişaha “hal tebliği”ni götüren dört kişilik heyetin içinde, ne tuhaf ki Türk menşeli kimse bulunmuyordu. Heyetin başında görünen sözcü şahıs ise, Yahudi asıllı Selanik mebusu Emanuel Karasso’ydu.

Heyette bulunan diğer üç şahıs ise şunlardı: Aram Efendi (Ermeni), Esat Toptani Paşa (Arnavut), Arif Hikmet Paşa (Gürcü.)

Esas çarpıcı ve dikkat çekici olan gelişme ise şudur: Padişahın düşürülmesi fikriyle Mebusan Meclisini toplayan ve kararı çıkartan başroldeki kişi, sekiz yıl sonra Sadrâzamlık da yapacak olan Meclis Başkanvekili Talat (Bey) Paşadır.

Hem mason, hem de köken itibariyle Selanik dönmelerine dayanan Talat Bey, İttihat–Terakki komitasının en önde gelen siyasî lideriydi.

Bir Selanik Yahudisinin götürdüğü tebliğle tahttan indirilen Osmanlı Sultanı, yine Selaniklilerin marifetiyle derdest edilip Selanik’teki Alatini Köşküne götürülüp hapsedildi… Bu tavrın zımnî mesajı şuydu: Ey Osmanlı Sultanı! Bundan böyle sen bizim yerimize, biz de senin makamına gelip oturuyoruz.

Tahtı elinden alınan bir Osmanlı padişahı, ilk defa İstanbul dışına gönderiliyordu. Balkan Harbine kadar (1912) Selanik’te mahpus tutulan
Sultan Abdülhamid, daha sonra İstanbul’a getirtilerek Beylerbeyi Sarayına hapsedildi.

Onu bu vaziyete düşüren mason Sadrazam Talat Bey ise, Dünya Savaşı ve Ermeni tehciri başta olmak üzere, Müslüman Osmanlı milletlerinin başına getirmediği helâket, felâket, musîbet kalmadı.

Selanik merkezli muhalefet

1430 senesinde başlamak üzere, Fatih Sultan Mehmed zamanında kesin olarak fethedilen Selanik’te, ilk dönemde yaşayanların ekseriyeti Müslüman idi. Ancak, daha sonraki yüz yıllarda demografik yapı değişti ve nüfus ekseriyetini gayr–ı müslimler teşkil etmeye başladı.

Bunun sebebi, 1492’de yaşanan Yahudi göçüdür. İspanya’dan kaçmak mecburiyetinde kalan binlerce Yahudi ailesi, o zaman dalgalar halinde gelip Selanik’e yerleştiler.

482 sene Osmanlı idaresinde kalan Selânik, 1912’de patlak veren Balkan Savaşı esnasında elden çıktı. Bu tarihlerde nüfus sayısı 100 bini aşan Yahudilerin (20 bini dönme, yani Sabetaist) az bir kısmı muhtelif Avrupa şehirlerine göçüp giderken, çoğunluğu ise İstanbul ve İzmir başka olmak üzere Türkiye’ye gelip yerleştiler.

İşte, vaktiyle muhacir olup Osmanlıya sığınan Yahudiler, 1909’daki saltanat değişikliğinde en aktif rolü oynamaya muvaffak oldular.

Bu ibret verici vaziyeti, “Besle kargayı, oysun gözünü” atasözüyle şematize etmek mümkün.

Evet, provokatif 31 Mart Vak’asını (13 Nisan 1909) fırsat bilen Selanik Yahudileri, aynı gün içinde Selanik merkezinde kurdukları “Hareket Ordusu”nun kurmay heyetini dahi tesbit ettiler. Hemen ardından, hareketin çapını genişlettiler ve toplanan birlikleri İstanbul üzerine harekete geçirdiler.

23 Nisan günü İstanbul’a giren Hareket Ordusunun ilk işi, hükümete ve Millet Meclisine müdahale oldu. İttihatçıların lideri olan Selanik kökenli Talat Bey, Meclis’te en etkili konuma getirildi. O da ilk iş olarak Meclis’ten Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilmesi kararını çıkarttı.
Gariptir ki, bu kararın padişaha tebliği, yine bir Selanikli Yahudinin öncülüğündeki bir heyet tarafından gerçekleştirilmiş oldu.

Bediüzzaman Hazretleri, 1909’da yaşanan bu tarihî hadiseyi “tebeddül–ü saltanat” tâbiriyle ifade ediyor. (Bkz: Tarihçe–i Hayat, Kastamonu hayatı, “Karadağ’ın bir meyvesi”.)

Bu tabiri, saltanat değişikliği, yahut saltanat idaresinin el değiştirmesi şeklinde yorumlamak da mümkün.
Zira, Sultan Abdülhamid’den sonra tahta geçen iki zâtı, gerçek anlamda birer padişah gibi görmek kabil değil.
Abdülhamid’den sonra, saltanatın kuvveti, kudreti kırıldı; padişahlık gölgelendi ve M. Reşad ile M. Vahdeddin, askerin, İttihatçıların ve bilhassa Selaniklilerin gölgesi altında yaşamaktan kurtulamadılar.

Nitekim, 1922’de Saltanatın tamamen kaldırılması ve hanedana mensup bütün fertlerin 1924’te sınır dışı edilmesinde de, yine Selanik menşeli şahısların emir ve iradesi söz konusudur.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*