Ülfetler gafletlere dönüşünce

Meşhur 28 Şubat kararlarının yürürlüğe girdiği ve başörtüsü yasağının en acımasız bir biçimde uygulandığı o dönemde bir hâkim arkadaşımın bizzat yaşadığı ve kendisini derinden etkilediği bir olay beni de etkilemiş olmalı ki, aradan epeyce zaman geçmiş olduğu halde hâlen hatırladıkça içimi derin bir hüzün kaplar.

 

Bu hâkim arkadaşla sohbetimiz esnasında uygulanmakta olan keyfî ve kanunsuz başörtüsü zulmünden bahsedince, hâkim bey: “Müslümanlara reva görülen bu kanunsuz ve mantıksız uygulamalarda bizim de payımız var… Bakın geçenlerde adliyeye memur almak için bir sınav yaptık… Sınav komisyonu olarak, sınava girecek olan bayanlara başörtüleriyle girmek isteyenlere herhangi bir engel çıkarmamaya karar verdik… Ne yazık ki gelen bayanların hemen hepsi başörtülerini önceden çıkararak geldiler… Kapıdan örtüsü ile gelen bir bayan da bize doğru gelerek, ‘Hâkim bey, istiyorsanız başörtümü çıkarabilirim!’ dedi. Ben de gayr-ı ihtiyârî, biraz da kızarak ‘Başörtüsünü çıkarmanızı kim söylüyor? Geç yerine otur’ dedim” demişti.
Bununla bağlantılı olarak bir süre önce orta dereceli okulların teftişi için gelen bir Millî Eğitim Bakanlığı Müfettişinin anlattıkları da enteresan. Bu müfettiş dostumuz, teftiş için bir liseye gidiyor. Daha önceden örtülü olduğunu bildiği bir bayan öğretmenin bu defa başörtüsüz bir şekilde yanına geldiğini görünce hoca hanıma soruyor; “Siz bugüne kadar başörtünüzle mi derslere giriyordunuz, yoksa benim geldiğimi öğrenince mi başörtünüzü çıkardınız?” Hoca hanım; “Sizin geleceğinizi duyunca başörtümü çıkardım” deyince, müfettiş dostumuz “Hoca hanım lütfen her halükârda başörtünüze sahip çıkın… Haydi gidin, başörtünüzü takın ve öylece derslerinize girin” dediğini söylüyor.
Yine bu meyanda bir üniversitemizde, kısmen de olsa başörtüsü yasağının sona ermesine rağmen, bazı başörtülü kızlarımızın, bazı aykırı hocalarının gözlerine batmamak için başörtülerini çıkararak derslere girdikleri de, bizim açımızdan üzerinde çokça düşünülmesi gereken, ibretlik acı bir tablo olsa gerek. Bir bütün olarak bu ve benzeri esef verici örnek olayları alt alta koyup baktığımızda, ehl-i dine yönelik hakaret ve haksızlıkların neden böyle uzayarak devam ettiğini daha iyi anlıyoruz. İnanıyoruz ki, zulüm devam etmez, fakat küfür devam eder. Lâkin zulme zemin hazırlayan hâl ve tavırlar devam ettikçe, zulüm ilânihaye devam etmese de uzayabilir.
Ehl-i din olarak üzerinde kafa yormamız gereken durumlardan biri de, içine düşürüldüğümüz bu ve benzeri acıklı durumlar olsa gerek. Bazı hassasiyetlerimiz neden böyle kayboldu acaba? Dinî değerlerimizi neden böyle umursamaz hale geldik? Günahlara, haramlara karşı olan duyarlılıklarımız nasıl böyle zaafa uğradı? Daha düne kadar saçının bir telini dahi nâmahremlere göstermekten şiddetle kaçınan kızlarımıza ne oldu da, şimdi hiç çekinmeden, basit bahanelerle başlarını açar oldular? Evet Müslümanlar olarak kafamızı yormamız gereken mesele budur.
Görülüyor ki, dîni bazı hassasiyetler zedelenince, bazı duyarlılıklar törpülenince, geriye bir şeyler kalmıyor. Hatalar ve yanlışlar artık birbirini takip ediyor. Günahlara, haramlara karşı dikkat ve hassasiyetler kayboldukça, ifsat komitelerinin bütün gaye ve maksatları yerine gelmiş oluyor.
Hassasiyetlerin kulak ardı edilmesi, beraberinde hata ve günahları görmemezlikten gelmeyi, haramları hafife almayı getiriyor. Ki esas tehlike bundan sonra geliyor… İnsanlar uzun süre bir kusuru veya günahı işleye işleye, artık gün geliyor, o günahı veya hatayı normal görmeye başlıyor, onunla bir nev’î ülfet peyda ediyor; böyle bir duruma düşen insan da artık daha o kusur ve yanlışları terk edemiyor. Hatta zaman zaman bilerek veya bilmeyerek işlediği bu çeşit hata ve günahların savunuculuğunu dahi yaparak, büsbütün mânevî hayatını tehlikeye sokmayı göze alabiliyor. Bediüzzaman’ın “Her bir günahta küfre giden bir yol vardır” dediği tesbitin bir örneği de bu olsa gerek.
Örtülü oldukları halde, ifsat komitelerinin keyfî dayatmalarına dayanamayıp, istemeyerek de olsa başlarını açan kızlarımızın uzun süre böylece okullarına devam etmelerinin verdiği alışkanlık ve ülfetler, beraberinde hem önemli bir şeâir, hem de her mükellef için farz-ı ayın olan tesettürü önemsememeyi getiriyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*