Ulûhiyet

Image
Ulûhiyet, zatında, sıfatlarında ve isimlerinde, mükemmelliğin ve güzelliğin bütün mertebelerini, sınırsız derecede bulundurma vasfı demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyeti, Onun mabûdiyetiyle eş anlamda kullanılagelmiştir.1 Mabûdiyet hakikati ise, bütün varlıkların kendisine ibadet etmesini, yani emirlerine itaat edip, yasaklarından da kaçınmasını gerektirir.

 Öyle ise, canlı cansız bütün varlıkların, kendilerine ait vazifelerini zerre miktar aksatmayarak, en mükemmel bir tarzda yerine getirmeleri, bir tek İlâhın mabûdiyetini ilan etmektedir. Demek ki, Cenâb-ı Hakkın ulûhiyetinin kainattaki tesiri amiriyet-i mutlaka derecesindedir.2 Emirlerine mutlak itaat söz konusudur. Dünyamızın topaç gibi hareketinden, ağaçlardaki yaprakların, rüzgârın dokunmasıyla sallanmasına kadar herşey bir emir altında, görevlerini azami derecede dikkatle itirazsız yerine getirmektedirler.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetinin anlaşılması, rubûbiyetinin kainattaki icraatlarının anlaşılmasıyla mümkündür.3 Çünkü, kendini gizlemesiyle perdeler arkasında bulunan Cenâb-ı Hak, kendisine ait gizli güzelliklerini ve mükemmelliklerini göstermek için kâinatı ve bütün bu görünen varlıkları yaratmıştır. Öyle ise, kâinatı ince nakışlarla ve mükemmel sanat eserleriyle hayret verici bir tarzda yaratıp, süslendiren Cenâb-ı Hakkın rubûbiyetinin görülmesi ve anlaşılması derecesinde, ulûhiyetin mahiyeti de anlaşılacaktır.

Cenâb-ı Hakkın benzerinin olmaması, varlığının vücub derecesinde olması, ezeli ve ebedi olması, kemali, istiğnası, izzeti, azameti ve istiklâliyeti gibi bir kısım özellikleri vardır ki, bunlar olmaksızın ulûhiyetin gerçek mahiyetinin düşünülmesi ve anlaşılması mümkün değildir.

Allah’ın uluhiyetinde ortağı yoktur. Kâinatın işleyişindeki düzene ve dengeye bakıldığı takdirde, böyle bir ortaklığa hiçbir şekilde ihtiyaç olmadığı da görülür. Çünkü, her tarafta aynı kanunlar geçerli olmakla birlikte, gayet hassas dengeler içinde en ufak bir düzensizlik mevzubahis değildir.

İlâh’ın (ulûhiyet sahibinin) varlığı vücub derecesinde olmalıdır.4 Yani, varlığı kendinden olmalı, başka hiçbir varlığın vücuduna bağlı olmamalı ve bütün varlıklar Onun varlığıyla varolmalıdır. Vücub derecesindeki bir vücud, varlık mertebelerinin en mükemmeli ve en kuvvetlisi olan zatî, ezelî ve ebedî olmak gibi özelliklere sahip bir varlıktır.5 Böyle zatî bir vücudda, zıtlar bir arada bulunamaz. Meselâ, kudret zatıyla Onda bulunuyorsa, kudretin zıddı olan acz müdahale edemez. Bu yüzden, kudretinin mertebeleri yoktur. Ezelî olduğu için zaman ve mekânla sınırlı değildir. Zamanın ve mekânın bütün kusurlarından ve eksikliklerinden uzaktır. Ebedî olmasıyla da, bütün zaman ve mekânlarda hükmü geçmekte, tasarrufunu devam ettirmektedir.

Cenâb-ı Hakkın kemali ve istiğnası ulûhiyet-i mutlaka derecesindedir.6 Onun Zatının mükemmelliğini anlayabilmek için, harika bir sanat eseri olan kâinata bakarak, binler perdeler arkasındaki kemalini görmek bile yeterlidir. Öyle bir mükemmelliktedir ki, eksiklik ve noksanlık aramak maksadıyla kainattın her tarafını adım adım dolaşan bir göz, sonunda yorulup, hiçbir noksan bulamayıp, kâinatın kusursuzluğunu ilan etmek zorunda kalacaktır.7 Eserinde sayısız mükemmellikler derceden bir Zat, elbette kendisi kemalâtın en nihayet derecesindedir.

Ulûhiyetinin istiğnası ise, hiçbir şeye muhtaç olmaması, sonsuz zenginlik sahibi olması ve hazinesinden hiçbir şeyin eksilmemesi demektir. Güneş, Onun rahmet hazinesinden ikram edilmiş bir lambadır. Her bahar mevsiminde, yeryüzünde kurulan, çeşit çeşit nimetlerle donatılmış sofralar, yine Onun tükenmek bilmeyen rahmet hazinelerinin nümuneleridir. Onun saymakla bitiremeyeceğimiz maddî nimetlerinin yanında, Kur’ân-ı Kerimle indirdiği manevî nimetleri de vardır ki, kıymeti takdir edilemeyecek derecede değerli hazinelerdir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen herbir isim ve herbir hakikat elmaslar, zümrütler kıymetinde manevî mücevherlerdir. Çünkü, herbir isim Cenâb-ı Hakkın bitmek, tükenmek bilmeyen hazinelerinin kaynaklarıdır. Bütün güzelliğin kaynağı Cemil ismi, her türlü rızıkların kaynağı Rezzak ismi ve fenler adedince dallara ayrılan ilimlerin kaynağı Âlîm ismi olması gibi.

Ulûhiyetin azameti, izzeti, istiklâliyeti herşeyin küçük olsun, büyük olsun, yüksek olsun, alçak olsun, tasarrufu altında olmasını gerektiriyor.8 Çünkü, azameti hiçbir şeyi dairesinin dışında bırakmamayı, izzeti ve istiklâliyeti başka ilâhların tasarrufuna müdahale etmesini kabul etmez. Cenâb-ı Hakk’ın ulûhiyetinin azameti ve kibriyasının şiddetli bir şekilde kâinatta tecelli etmesinden hiçbir şey saklanamadığı gibi, Ona fiillerinde ortak ve yardımcı olamaz.

Mabûd-u Bilhak, ulûhiyetini ve mabûdiyetini göstermek için, kâinatı bir kitap ve bir mescid mahiyetinde yaratmıştır. Öyle harika bir kitaptır ki, her sayfasında binlerce kitap yazılmış, her satırında binlerce sayfalar gizli. Yeryüzü bir sayfadır; içinde bitkiler ve hayvanların nevleri sayısınca kitaplar yazılmıştır. Hatta, noktaları hükmünde olan tohumlarda ve çekirdeklerde ağaçlar sayısınca kitaplar ince kalemlerle yazılmıştır.

Kâinat, duvarları ince nakışlarla ve maharetli bir hattat tarafından güzel bir hatla âyetler yazılarak süslenmiş bir mescid suretinde yaratılmıştır. O mescidin, herbir köşesinde bir varlık taifesi, kendine mahsus bir ibadetle meşgul olarak, kulluk vazifesini yerine getirmektedir. Zerrelerden gezegenlere kadar, balıklardan meleklere kadar bütün varlıklar yaptıkları ibadetlerini kendi dilleriyle dergâh-ı Ulûhiyete takdim etmektedirler.

Elbette, o kitabın mânâsını ders vererek Onu tanıtacak ve o büyük mescidde bütün varlıklara imamlık vazifesini yaparak huzurunda umum ibadetleri takdim edecek olan peygamberleri göndermesi, Ulûhiyetinin gereğidir.9

Meyve ağaçlarından meydana gelen bir bahçe sahibinin, o bahçe içinde en fazla önem verdiği şey, ağaçlarının uçlarına asılmış meyveler ve meyvelerin içlerine yerleştirilmiş ağacın bütün programını taşıyan çekirdeklerdir. O ağaca, çok büyük bir özen ve dikkat gösterdiği anlaşılan bahçe sahibinin, meyve ve çekirdekleri çürütmesi, ziyan etmesi ya da başkalarına kaptırması mümkün değildir. Aynı şekilde, kâinat da dalları elementler ve madenler, yaprakları bitkiler, çiçekleri hayvanlar ve meyveleri insanlar olan harika bir ağaçtır. Bu ağacın çekirdekleri ise, meyveleri hükmünde olan insanların kalplerinden çıkan şükür, muhabbet, minnettarlık ve övgü gibi hallerdir. Öyle ise, kâinatın sahibinin, kaâinattan beklediği en önemli sonuç onun meyvesi olan insandır ve insanlardan sudur eden ubûdiyetkâr hallerdir. Bu yüzden, O’nun mutlak ulûhiyetinin hiçbir şekilde o şükür, muhabbet ve minnettarlıkların başkalarına gitmesine izin vermesi düşünülemez.10

Cenâb-ı Hak, insana benlik ve hürriyet vermesiyle, ulûhiyetin sıfatlarını anlaması için bir takım ölçü birimlerine sahip olmasını sağlamıştır. Meselâ, insan kendisine verilen bir parça ilimle Allah’ın sonsuz ilmini, sınırlı görmesiyle Onun nihayetsiz görme sıfatını anlaması gibi. Diğer taraftan insana acizliğin ve fakirliğin kendisine verilmesiyle, başka bir tarzda, Allah’ın ulûhiyetine ayine olur. Karanlığın derecesinin artması nispetinde, aydınlığın daha fazla netleşmesi gibi; insan acizliğiyle Cenâb-ı Hakkın sonsuz kudretini, her şeye muhtaç olmasıyla da nihayetsiz gınasını, zenginliğini görür ve gösterir. Öyleyse, midesinin her türlü ihtiyacını karşılamak için çeşitli nimetler yaratan, insanı aciz bırakan her türlü hastalıklardan şifa veren Cenâb-ı Hak, şükre, minnettarlığa ve muhabbete vesile olan bu filleri başkasına vermez. Şiddetle bu işlerde gayrın müdahalesini reddeder.

Fakat, vahyin getirdiği hükümlere tabi olmayan insanlar rızık ve şifa gibi bir kısım ihsanların kaynaklarını, yanlış yerlerde görmüşler ve ruhlarındaki kuvve-i şeheviyenin (iştah kuvveti) sevkiyle de asıl kaynak zannettikleri varlıkları putlaştırmışlar, ilâhlaştırmışlar ve tapar derecede sevgi beslemişlerdir. Lezzetlerinin menbaı zannettikleri nefislerini ilâh ittihaz etmişler11; hatta, itaat ve teslimiyetleriyle de kendi içlerinde birtakım insanların ulûhiyet dâvâ etmelerine bile sebep olmuşlardır.12

Cenâb-ı Hakkın kâinatın en geniş dairesinden, kalbin en gizli hislerine kadar tasarruf eden azametli ulûhiyetini gören insanlar ise—başta bütün peygamberler ve özellikle de Peygamber Efendimiz (a.s.m.) olmak üzere, evliya, asfiya ve sıddıklar—bütün teşekkürlerini, övgülerini ve muhabbetlerini Ulûhiyeti mutlak olan Allah’a tahsis etmişlerdir. Bilhassa, Resul-i Ekrem Aleyhiselatü Vesselamın gösterdiği ubudiyet cihetiyle; özellikle bayram, Cuma ve cemaatle kılınan namazlarda bütün iman edenlerin kalplerini ve dillerini bir tek kelimede birleştirmektedir. Bütün insanların kalplerinden ve dillerinden çıkan seslerin, duâların ve zikirlerin birleşmesiyle ise, kainatta zerre kadar küçük olan insan, ubûdiyetinin azameti cihetiyle Kâinat Sultanın arz memleketinde halifesi, uluhiyetinin en ehemmiyetli abdi ve bütün varlıkların reisi rütbesini kazanmıştır.13

Cenâb-ı Hakkın mutlak ulûhiyetinin ism-i hassı ‘Allah’ lafza-i Celâlidir.14

Dipnotlar:

1- Şualar, s. 138.

2- Lem’alar, s. 191.

3- Şualar, s. 133.

4- Mektubat, s. 381.

5- Mektubat, s. 241.

6- Şualar, s. 23.

7- Mülk Sûresi, 4.

8- Mesnevi-i Nuriye, s. 163.

9- Şualar, s. 214.

10- Şualar, s. 24.

11- Sözler, s. 439; Mesnevi-i Nuriye, s. 176.

12- Sözler, s. 499.

13- Lem’alar, s. 131.

14- Mesnevi-i Nuriye, s. 199; Mektubat, s. 381.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*