Yalnız adamın öyküsü

Çığlık çığlığa ağlayarak dünyaya gelmişti. Sahi neden insan ağlayarak dünyaya geliyordu? Ciğerlerin açılması ve benzeri maddi açıklamaların dışında manevi bir açıklaması da yok muydu? Üstelik kendisi doğarken bizzat ağladığı gibi ölüm anında da arkada bıraktığı sevenleri ağlıyordu.

Acaba bunun sebebi ‘yokluk karanlıklarından varlık âlemine’ çıkarılırken ruhlar âleminde üzerine aldığı ‘büyük emanet’ olmasındı. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk. Onlar korktular ve yüklenmekten kaçındılar; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb Sûresi;72. Ayet).

Fakat o daha küçücük sevimli ve şirin bir bebekti. Böyle şeyleri nereden bilsindi. Anne ve babası da ne çok sevinmişlerdi onun doğduğuna. Kucaktan kucağa dolaşıp, sevilip öpülüyordu. Bol bol uyuyor. Annesinin sütünü emiyor ve hızla büyüyordu. Bir iki senesi böyle geçti. Bu arada emekleyerek yürümeyi, heceleyerek konuşmayı öğrenmeye başladı.

Ne zor şeydi şu ‘insan olmak’. Hâlbuki hayvanlar doğar doğmaz birkaç dakika içinde hayata adapte olabiliyor ve kısa sürede başının çaresine tek başına bakabiliyordu. Oysa insan, önce anne ve babasından sonra eğiticilerden yardım alarak ancak on beş senede hayatı anlayıp iyiyi kötüden ayırmayı başarabiliyordu.

Derken ‘genç’ oldu. Kendini çok güçlü ve kuvvetli hissediyordu. Ergenlik dönemini yaşadı. Hayatı sorguladı. Anne babasına bazen isyan etti. Çevresinde, arkadaş grubunda kendini ispatlamaya çalıştı. Âşık oldu. Sevdi sevildi. İş güç sahibi olup sonunda sevdiğiyle evlendi. Çocukları oldu. Mutluydu. On beş ile kırk beş yaş arası böyle geçti. Kendisi çalışıyor, çocukları büyüyüp serpiliyordu.

Anne ve babası artık yaşlanmışlardı. Hatta kendi ihtiyaçlarını göremez hale gelmişlerdi. Bakıma ihtiyaçları vardı. Bu konuda eşinden tam destek alamıyor; aralarında bazen kırıcı tartışmalar yaşanıyordu. Neredeyse yüklerinden kurtulmak için vefatlarını arzu eder hale gelmişlerdi. Oysa anne ve babaları kendileri ‘büyüyüp gelişsinler; hayatta zorluk çekmesinler’ diye az mı zahmet çekmişlerdi. Nitekim kendileri de çocukları için aynı zahmetleri göğüslemiyorlar mıydı? İleride kendi çocuklarından da aynı muameleyi görürlerse ne olacaktı?

Bir süre sonra annesini baki âleme yolcu etti. Babası için zor günler başlamıştı. Psikologların tespitine göre eşlerden birinin vefat etmesi diğerini yüz üzerinden en az yetmiş etkileyerek üzülmesine ve mutsuz olmasına yol açıyordu. Bu duruma engel olmak için onu evine getirdi. Fakat bakımı zordu. Sofrada yiyip içtiklerini döküp saçıyordu. Bir gün dayanamayıp: “Yahu baba; yediğini içtiğini neden döküp saçıyorsun; çocuk gibisin” dediğini hatırlıyordu. Yıllar sonra kendisi de ihtiyarlayınca bunun sebebini anlayacak ve bu sözlerine pişman olacaktı. Yaşlılar çocuk değildi. Artık güçsüz ve takatsizdiler. Refleksleri azalmış, elleri kolları tutmaz olup titremeye başlamıştı. Ağrıları sızıları artmış; hareketleri kısıtlanmıştı. Fakat küçük çocukların beceriksizliklerinden dolayı döküp saçmaları hoş görülürken yaşlılar kınanıyordu.

Artık kendisi de yaşlanmıştı. Bir süre önce babasını da ahirete yolcu etmişti. Çocukları büyüyüp iş güç sahibi olup evlenmişlerdi. Torunları vardı. Onlarla birlikte olmayı çok seviyordu. Fakat iş durumlarından başka şehirlerde olduklarından çok görüşemiyorlardı. İşinden emekliye ayrılmıştı. Hanımının da anne babası vefat etmişlerdi. Artık koca evde hanımıyla birbirleriyle teselli bulup yaşıyorlardı. En büyük korkusu hanımının kendisinden önce vefat edip onu ‘yalnız’ bırakmasıydı. Keşke beraber vefat edebilselerdi. Okuduğu bir gazete haberinde “Amerikalı yaşlı bir çiftten birkaç gün haber alınamayınca polise haber verilmiş; polis kapıyı kırıp içeri girdiğinde onları yatakta ‘ölümü bekler’ halde bulmuşlardı. Niçin böyle yaptıklarını sorduklarında: ‘Yıllardır kapımızın zilini sipariş verdiğimiz marketin çırağından başka kimse çalmıyor; biz de karar alıp ölüme yattık’ diye cevap vermişlerdi.” Ahh!!! ne zordu yalnızlık… Kendisi de bu duruma düşmek istemiyordu.

Allah sizi (hiç yoktan) yaratıvermiştir, sonra sizi öldürecektir; sizden kimi de, (birtakım şeyleri) öğrendikten sonra artık bazı şeyleri (tekrar unutup) bilemeyecek (ve hatırlamada zorluk çekecek hale gelsin) diye, ömrün en aşağı ucuna (yaşlılığa) geri çevrilir. Şüphesiz, Allah Bilendir, her şeye güç yetirendir. (Nahl Suresi 70. Ayet).

Sonunda korktuğu başına geldi. Eşini de sonsuzluğa uğurladı. Artık ‘yapayalnızdı’. Yetmişli yaşlarını yaşıyordu. Çok şükür bilinci yerindeydi. Artık ev kendisine ‘dar’ geliyordu. Vaktini ya Cami avlusunda ya da parklardaki banklara oturup bastonuna yaslanarak geçiriyordu. Derin düşüncelere dalıp; eski günlerini hatırlayıp avunmaya çalışıyordu.

Artık demir almak günü gelmişse zamandan
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
Sallanmaz o kalkışta ne mendil, ne de bir kol.
Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli,
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden,
Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden. (Yahya Kemal Beyatlı)

“Rabbin yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!” (İsrâ Suresi ;23. Ayet).

Türkiye İstatistik Kurumu’na göre “Türkiye’deki 25,3 milyon hanenin 6,1 milyonunda (yüzde 24,1) en az bir yaşlının yaşadığını belirtiliyor; hanelerin yüzde 75,9’undaysa yaşlı bulunmuyor. Modernleşme sürecinde, yaşlı ve genç kuşaklar genellikle ayrı hanelerde yaşamayı tercih ediyorlar. Yaşlıların yüzde 18,9’u tek başına yaşıyor.”

Devlet Planlama Teşkilatı’nın raporuna göre, “2005 yılında 6 milyon civarında olan 60 yaş ve üzerindeki kişilerin sayısı, 2015 yılında 8 milyonu bulmuşken, 2025 yılında ise 12 milyonu bulacak. Dünya Sağlık Örgütü’nün rakamları da bu raporu destekliyor. 2025 yılında 65 yaş üzeri nüfusu 800 milyon olarak ön görülüyor.” Dünya Sağlık Örgütü tarafından yapılan tanıma göre 65 yaş ve üzeri kişiler yaşlı olarak kabul ediliyor.

Aslında insan dünyada ‘yalnız’ değildir. Cenab-ı Allah dağı taşı, çiçeği böceği yani canlı ve cansız her şeyi insana arkadaş eylemiştir. Kâinattaki her bir mevcut Cenab-ı Allah’ın bir mektubudur. İnsan bu mektupları okumakla Rabbinin bin bir isminin tecellilerini görüp O’nun yakınlığına ulaşır ve yalnızlıktan kurtulur. Fakat mektupları okumanın ayrı bir tekniği vardır. Buna ‘tefekkür’ denir. Tefekkür kelimesi, Allah’ın yaratış şeklini, kâinatı ve hayatı düşünmek anlamını içermektedir. İnsan, yaşadığı hayatı analiz etmeli, düşünmelidir. Çevrede olan her şeye anlamlar yüklemek ve açıklama getirmek tefekkür kelimesiyle karşılık bulmaktadır.

Hüseyin ÇETİNSOY

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*