Doğu ve Güneydoğu´nun Temel Sorunu

Image
Sorunun Kısa Tarihçesi

Günümüz Türkiye’sinde “Doğu” ve “Güneydoğu” sözcükleri coğrafi bir bölgeyi hatıra getirmekle birlikte bilenler ve 80 yılık Cumhuriyet tarihi ile ilgilenenler için etnik bir anlam da ifade eder. Hatta “Doğu” ya da “Güneydoğu” denildiği zaman birçoğumuzun zihnine, tarihsel arka planı inişler ve çıkışlarla dolu olan birçok siyasi kavramlar hücum etmektedir. Kuşkusuz siyasal açıdan bazen hüzün bazen de öfke dolu olan bu kavramların başında “Kürt” kavramı gelmektedir. Bu Anadolu topraklarında yaşayan insanların tarih boyunca hep hüzün dolu öyküleri olmuştur. Çünkü bu toprakların fethedilmesi kolay olmadığı gibi, bu toprakları koruyarak buralarda yaşamak da kolay olmamıştır. Fakat üzüntüyle belirtmek gerekir ki, özellikle son çeyrek yüzyılda yaşanan acı olaylar, hem Doğu’da hem de Batı’da hazin öyküler bırakmış ve birçok değerimizi aşındırmıştır.

 

Kültür devrimi yaşayan toplulukların en büyük zaaflarından birisi, belki de en önemlisi, yaşanan sosyal ve siyasal olaylara teşhis koyamamalarıdır. “Kürt sorunu” ya da “Güneydoğu sorunu” ve bu sorunlarla ilgili kavramlar da bu türdendir. Kimisine göre “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur”; bazılarına göre de yaşanan olaylara “Güneydoğu sorunları” demek daha uygundur. Kimisine göre ise “Kürt” diye bazı insanların varlığından söz etmek bile vatan hainliğidir. Üzüntüyle belirtmek gerekir ki, bu konuda soruna doğru teşhis koymak ve çözüm yollarını araştırmaktan çok kafa karışıklığına yol açan bir kavram kargaşası vardır. Her şeyden önce, yaşanan acı olaylara ve “sorun” diyebileceğimiz hüzünlü öykülere ne denilirse denilsin, bu topraklarda kendisini “Türk” kabul etmeyen insanların var olduğu bir gerçektir. Eğer bunların bir kısmına “Kürt” denilecekse, bunların tarihleri çok eskidir. Anadolu’yu fetheden Türkler bu topraklara geldiklerinde ilk olarak samimi bir şekilde kendilerine destek olan Kürtleri bulmuşlardır. Yani tarihte Kürtlerle Türkler hep omuz omuza, büyük bir dayanışma içerisinde yaşamışlardır. Ufak tefek sürtüşmeler bir tarafa bırakılacak olursa, tarihte bu iki kavim arasında yapılmış bir savaştan söz etmek mümkün değildir.

Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte milliyetçilik ve laiklik devletin iki ana temeli olarak kabul edilmiş ve ülkede A’dan Z’ye her şey bu iki ilkeye göre anlamlandırılmıştır. Amaç, dil, din, sınıf ve meslek ayırımı gözetilmeksizin Anadolu toprakları üzerinde yaşayan herkesin eşit haklara sahip olduğu görüntüsünü vermekti. Gerçekten de durum bir görüntüden ibaret kalmaya mahkûmdu. Çünkü bu değerli sonucu elde etmek için gerekli olan altyapıyı oluşturacak ne bir kadro yetiştirildi, ne de mevcut kadrolara bu alanda hizmet etme imkânı verildi. Cumhuriyet döneminde kurulan devletin resmi ideolojisinin ön gördüğü peşin kabullerin etkisinde kalan birçok Türk vatandaşı da, milliyetçilik damarının kabarması sonucu Kürtlerle ilgili olumsuz kanaatlere sahip olmaya başlamıştır. Bu anlayışa bağlı olarak özellikle Cumhuriyet döneminde Kütlerin aleyhine sayılabilecek bir takım siyasal ve kültürel olumsuzluklar meydana gelmiştir. Söz gelimi, kendisini Kürt kabul eden bir vatandaşımız “Ben Kürdüm” dediğinde, ya da Kürtçe konuştuğunda başına dertler açılabiliyordu. Dolayısıyla vatandaşlık paydasında eşit olmayı hedefleyen olumlu sonuç akim kalmıştı. Nitekim zamanla bazı siyasi mihraklar tarafından iddia edilen “Kürt diye bir millet yoktur” ve “Kürtçe diye bir dil yoktur” gibi ön yargılar, hep resmi ideolojinin ön kabullerinin sonuçları olarak ortaya çıkmış ve Kürtlerle Türklerin kardeşliğine önemli ölçüde zarar vermiştir.

Osmanlıların son dönemlerinde, devlet-i aliyenin yıkılmasından endişe eden bazı aydınların, devlet-millet elden gidiyor refleksiyle koyu bir milliyetçilik ve hatta komitecilik hastalığına yakalanması ve bu düşüncelerini “anasır-ı uhra” denilen diğer kavimlerin aleyhine kullanmak istedikleri bir vakıadır. Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte bu tip çarpık düşüncelere sahip olan aydınlar için adeta gün doğmuştu. Denilebilir ki, aydınların idareye yaptıkları baskılar sonucu ayrı bir Kürt kültürel varlığı kabul edilmemiş, hatta Kürt ve Türklerin bir tek kökenden geldikleri ve aynı ırktan olduğuna ilişkin bilimsel kanıtlar üretilmeye çalışılmıştır. En tuhaf olanı ise, profesörlüğe kadar yükselmiş birçok ilim adamının kullanılan Kürtçe kelimelerinin tümünün aslında Türkçeden alınma olduğu yolundaki çabalarıdır. Siyasal ve kültürel baskılar sonucu Türk etnik kimliği tek kimlik ve Türk kültürü tek kültür olarak kabul edilmiş, Kürt etnik kimliği ve kültürü baskı altına alınmış, hatta inkâr edilen ve dışlanan bir kimlik haline gelmiştir.

1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanı ve 1938 yılında baş gösteren Dersim olayları zecri tedbirlerle bastırılmış ve “Kürt meselesine kesin çözüm getirildi” diye devlet adeta bayram yapmıştır. Gerçekten de, 1965 yılına kadar Kürtçülük hareketi sadece eski medreselerde okumuş olan hocalar tarafından itibar görüyordu. Bunun sebebi, okumuş kesimin sadece eski medrese mezunları arasında yer almasıydı. 1965 ve sonraki yıllarda, ilçelerde liseler inşa edilince, oralarda okuyan Kürt çocukları sol gruplar tarafından himaye görmeye başladılar. Solcu grupların marifetiyle Kürt kökenli öğrenciler Marksist ve Leninist olarak yetiştirildiler. Anarşi ve terör şebekesinin bombardımanı o derece güçlüydü ki, artık liselerde okuyan Kürt kökenli öğrencilerin tümüne yakın bölümü Türk tarihini okumaktan haz almıyor, tersine öfke duymaya başlıyordu. İşin ilginç tarafı bu şer odakları, devleti sol bir zemine oturtmayı başaran 27 Mayıs devrimcileri tarafından alkışlanıyordu. Alabildiğine serbest ve etkili solcu bir eğitim sonucunda genel olarak İmam-Hatip Liselerine giden Kürt çocukları dindar olarak yetişirken, diğer okullara giden Kürtlerin büyük bir kısmı Marksist ve Leninist olarak yetiştiler. Bu dikkat çekici sonucun ülke genelindeki etkilerini bugün bile görmek mümkündür. Kuşkusuz sol gruplar militanlarını Kürt çocuklar arasından daha kolay seçebiliyorlardı. Diğer taraftan, Türkçülük propagandasının yoğun yapıldığı bazı doğu ve güneydoğu illerinden milliyetçi militanlar da çıkmıştır. Bunu anlamak mümkündür ve iki önemli sebebi vardır: Birincisi, o bölgelerde yoğun bir baskının mevcut olmasıdır. İkincisi ise, Kürt kökenli çocukların kendilerini Kürt olarak ifade edememeleridir. Bunun doğal bir sonucu olarak kendilerini Türk kabul ederek aşırı birer Türkçü militan olabilmişlerdir.

Bu girişten sonra “Kürt sorunu” olarak adlandırılan dramatik sosyal ve siyasal olayların ülke ekonomisine ve insanına ne gibi zararlar verdiğini, arkasında kimlerin olduğunu ve bir sorunlar yumağı haline gelen bu meselenin nasıl çözülmesi gerektiğini anlatmaya çalışacağız.

 

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

2 Yorum

  1. Bugün tüm dünyada ve insanlık aleminde olduğu gibi, Türkiyede de bireysel ve toplumsal olarak, bir doğru “inanç”, “tanıma ve tanımlama” sorunu var. Temel inanç ve karakterlerinden kopartılmış ve yabancılaştırılmış insanları suni birkaç vaadlerle tatmin edip yatıştırmayı ve bu şekilde sorunların bitirileceğini düşünmek hayalcilikten başka birşey değil.
    İnsanın hayatına yön veren, huzur veren, tatmin eden, düzen veren İLAHİ İNANÇ ve ÖĞRETİLERDİR.
    İnsanlar bu istikamette yönlendirildiğinde, bu değerler aşılandığında yani vahiy kültürüyle tanıştırıldığında huzur ve ihya bulur ve bunun için çaba sarfeder. Kendisini ve tüm insanları “insanlık ailesinin” bir ferdi, dolayısıyla bir kardeşi görür ve sayar.
    Bütün sorunların temeli, İLAHİ VAHYİ devre dışı bırakma ve toplum hayatından uzak tutma çabasından kaynaklanıyor.
    Türkiyede ve Güneydoğuda da yapılan ve yapılmak istenen budur. Dolayısıyla soruna verilen bütün “adlar” da doğru tanımlamalar değildir. Teşhis yanlış konulunca, ilacın ve tedavinin yanlış olması kaçınılmazdır.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*