Risâle-i Nur’u sadeleştirmek isteyenler, en büyük hatayı yapıyorlar

Image

EMİRDAĞ’DA BEDİÜZZAMAN’I ZİYARET EDEN DURSUN KUTLU, HATIRALARINI YENİ ASYA’YA ANLATTI

ÜSTADI İLK ZİYARET

Ben meslek olarak aslen ayakkabıcıyım. Sebilürreşad mecmuâsına abone idik. Arkadaşlarla bol bol araştırma yapıyorduk. Sebilürreşad, Üstadın Gençlik Rehberi müdafaasını yayımladı. Bizim de o müdafaayı okuduktan sonra çok hoşumuza gitti.

‘’Bu zat ne kadar cesurmuş, ziyaretine gitmek lâzım’’ kararını aldık. İstanbul’a ara sıra kundura işi için malzeme almaya gidiyorduk. Yine bir defa İstanbul’a gittim, işlerimi bitirdikten sonra Bab-ı Ali’de Necip Beyin yanına gittim. Konuştuk, görüştük “Gençlik Rehberi müdafaasını yayımladınız, ben gidip o zatı ziyaret etmek istiyorum. Nerededir?” diye sordum. Emirdağ’da olduğunu söylediler. O zamanlar vasıta bulmak çok zordu. Trenle Eskişehir’e gittik, oradan da bir vasıta ile Emirdağ’ına gittik. Vardığımızda tanımadığım kişiler bana sordular: “Hocaefendiyi ziyarete mi geldin?” Evet dedim. Osman Çalışkan var, orayı tarif ettiler. Durumu izah ettim Osman Çalışkan’a. Osman Çalışkan, Üstadın müsait olmadığını söyleyince geri döndüm. O kişileri yine gördüm: ‘’Ne ettin, görüşebildin mi hocaefendi ile?’’ dediler. ‘’Hayır, müsait değilmiş’’ deyince bu sefer de Mehmet Çalışkan’a yönlendirdiler.

Mehmet Çalışkan ile Osman Çalışkan komşu bakkallarmış, meğer yanındaki dükkânmış. Oraya gittiğimde de ‘’Olur, hay hay, fakat müsait değil‘’ dedi.

Otele gittim, gayr-ı ihtiyârî ağıdım geldi. ‘’Ya Resûlallah, sana hangi bedevi geldi de geri çevirdin ki, bu hoca efendi beni kabul etmiyor‘’ şeklinde sesli söylerken… Sanki biri bana ‘’Kalk!’’ dedi. Kalktım, doğruca evine gittim. Kapının önünde uzun boylu bir genç vardı. (Mustafa Acet) O zaman orada imammış. ‘’Ne yaptın sen?’’ dedi, ben ses etmedim. Üstadın yanına girdiğimde elini öptüm. Çok iltifat etti. Saçları yanlardan dışarı çıkmış, güneş ışığı gibi siması gözü alıyor. Velhâsıl, görüşmede, Üstad bu ziyaretin ehemmiyetinden bahsetti: Şu kadar altın kıymetinde, sanki Resûlullah Efendimiz vasıtasıyla…. Risâle-i Nurlardan bahsetti, Risâle-i Nur olan evin yanmadığından bahsetti, o aklımda kalmış.

Beni konuşturmak istedi, ‘’Nerelisin?’’ dedi. Adıyamanlıyım deyince, ‘’Kaç hanedir?’’ diye sordu. Ben de bilmiyorum ne diyeceğimi, mahcup olmayayım diye bir rakam söyledim, 350 dedim… Üstad da baktı ki ben vukufiyetli değilim…

RİSÂLE-İ NUR PEŞİNDE…

Risâle-i Nurlardan bahsettikten sonra ‘’Bu kardeşimize Risâle-i Nur verelim‘’ dedi. Sonra da ’Yakalarlar’’ dedikten sonra Hulusi Ağabeyi anlattı. Sanki her gün görüşüyorlarmış gibi güncel konuşuyordu. ‘’Kitabı, Hulusi’den alırsın’’ dedi. ‘’İlk vasıtayla çık’’ dedi. Ben de vedalaştıktan sonra kapının önünde “Çay, çay!” diye bir vasıta şoförü bağırıyordu. Ben de Üstadın “İlk vasıtayla çık” dediği için bilmediğim yere doğru çıktım. O vasıta istasyona vardı. İstasyonda tren hazırdı, Adana biletini aldım. Sonra başka vasıtayla Adıyaman’a geldim. Arkadaşlara bahsettim, fakat eserler hakkında fazla bilgim yok. “İnşaallah Elazığ’a giderim, orada Hulusi Ağabeyi ziyaret ederim, o bana kitaplardan temin eder” dedim.

Elazığ’a vardığımda ilk işim Hulusi Ağabeyin evine gitmek oldu. Kapıyı açan kişi siyah sakallı bir zât…

Tek bir odalık misafir kabul edilen yer, ‘’Buyur’’ dedi. İçeri dâvet etti, kendisi gitti. İçeride sandalyeler vardı, bir tane de dirsek koyulacak sandalye vardı. O sandalye ‘üst’ sayılırmış, orada oturdum. Hulusi Ağabey geldi, karşımda oturdu. Ben yer vermek için tam kalkacaktım ki, ‘’Kalkma, kalkma’’ dedi. Hulusi Ağabeyin her halinde ders verme özelliği vardı. Allah razı olsun.

Üstadın selâmını ilettim, ‘’Üstadımız, ‘Hulusi’ye git, kitap al’ dedi. Ben de yanınıza geldim” dedim. Hulusi Ağabey de ‘’Bende de yok. Fakat Malatya’da kuyumcu Reşad var, oradan alabilirsin’’ dedi. Kahve içtikten sonra ayrıldım, doğruca Malatya’ya gittim. 25-26 yaşlarındayım, yorulmak bilmiyorum.

Malatya’ya Reşad’ın yanına vardım. Bana 3-4 tane eser verdi, eve geldim, baktım ki Osmanlıca… Bilmiyoruz tabi. Orada Hacı Fehmi diye bir zât vardı, o bize rehber oldu, çok şükür. Okuyup anlatmaya başladı, ama hâlen ne olduğunu bilemiyoruz. Fakat Risâle-i Nurları sevdik, tam anlamazsak bile bir disiplin içinde dinliyorduk.

Kahvede bir köşede oturup ders yapardık, baktım ki olmuyor o vesileyle odamın bir tarafını temizledim, dershane yaptım. Bu vesile ile Urfa’ya gelip iki hasır ve iki keçe aldım, evimin bir odasına serdim. Dershane gibi yaptık… Risâle-i Nur’un tarikat değil hakikat olduğunu zamanla öğrendik. Üstada zulmedenler bu dünyada cezasını çektiler, çekiyorlar, çekecekler de daha…

MAHKEMELERDE AĞABEYLERLE GÖRÜŞMELER OLUYORDU

Üstadın zamanında neşriyat yapacak durumumuz olmadığından mahkemeler hakikatlerin tanınmasına vesile oldu. Mahkemeden mahkemeye buluşulabiliyordu.

Bediüzzaman Said Nursî’nin iman ve Kur’ân’dan başka bir düşüncesi yoktu. Bütün insanlığa yetecek nur var. Elhamdülillah devam ediyor. Vefatından sonra da nur-u Kur’ân’dan istifade ediyoruz. Bu büyük bir nimet…

ASKERDE CAMİ AÇILIŞI

Ben İstanbul Davutpaşa Kışlasında askerdim. Seçimleri DP‘nin kazanması ile kışlada depo olarak kullanılan cami, General Şükrü Kanatlı eliyle yeniden cami olarak açıldı. Oradaki arkadaşlar da, biri dışında hepsi Risâle-i Nur’u tanıdılar, onun gölgesine girmiş vaziyetteler. Elhamdülillah…

RİSÂLE-İ NUR’U ANLAMAK İÇİN SABIR VE SADAKATLA OKUMALI

Tavsiyelerin hepsi Risâle-i Nur’da var. “Anlamıyorum” diyenler sadakatle ve sabırla okumaya devam ediyorlar. Anlamak isteyen kendisini Risâle-i Nur’a verecek, derslere katılacak. Risâle-i Nur’u sadeleştirmek isteyenler en büyük hatayı yapıyorlar. Çünkü esas Türkçemiz, Risâle-i Nur… Ben bunu böyle anlıyorum.

Risâle-i Nur kendini tanıttırıyor, ‘ben buradayım’ diyor.

Dursun Kutlu kimdir?

1928 yılında Adıyaman’da doğdu. Askerliğini İstanbul Davutpaşa’da yaptı. 1942 yılından 1960 yılına kadar ayakkabı imalatçılığı yaptı.

1952’de Risâle-i Nurları tanıdı.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*