Doğru yolda dosdoğru!..

Bu âhirzamanda Bediüzzaman Hazretleri de bir yol açtı, bir yol gösterdi. En başta kendisi o yola girdi, o yolda yürüdü. “Divan-ı harbler, mahkemeler, ihtilâller, inkılâplar, onun için kurulan idam sehpaları, sürgünler, onu yolundan çeviremedi.”

Şimdi bizim yüzümüzü bu yoldan çevirmeye, dünyaya ve siyasete döndürmeye çalışanlar var. Hem de ehl-i din marifetiyle, onların aracılığıyla! Hem de, gittikleri yolun “çıkmaz sokak” olduğu defaetle anlaşıldığı halde…

Biz ise, ahirzaman müceddidinin gösterdiği yolu ve bundan sapanların yolsuzluğunu nazara vermeye devam ediyoruz.

O müceddid ki, şöyle diyor:

“Hayat-ı beşeriye bir yolculuktur. Şu zamanda, Kur’ân’ın nuruyla gördüm ki, o yol bir bataklığa girdi. Mülevves ve ufûnetli bir çamur içinde, kàfile-i beşer düşe kalka gidiyor.”1

Biz, öyle gelip geçici iddialara kafa yoracak değiliz! Zira, zaten bir şeyin kokusu çıktıysa, dokusu da çözülür yavaş yavaş…

Kader planında zaten var olan şeylerin, yeri geldikçe, kaderî miktarınca ve kaldıracağımız kadarıyla zuhura çıkmasına kanaat ediyoruz ve bekliyoruz! Fazla kafa yormak fuzulîliktir. Hele hele zuhura çıkması muhakkak olan şeyleri, beşerî tedbirlerle ört bas etmeğe çalışmak, tek kelimeyle cehalettir. Kadir-i Mutlak, imhal eder (mühlet verir) ama ihmal etmez..

Bizim siyaset arenasındaki doğru yolumuz bellidir. Bunun için Lâhika mektuplarını, Hutbe-i Şamiye’yi, Münâzarât’ı, Sünûhat’ı ve daha Külliyat’ın her tarafına serpilmiş izahları, ayrıca Üstâd’ın hayatındaki tatbikatını görmek, okumak ve hayata geçirmekle mükellefiz.

Bir kul için, doğru ve müstakim yolda yürümek, o kadar önemlidir, o kadar kulluğun gereğidir ki, Rabbimizin emriyle, beş vakit namazda bunu O’ndan talep ediyor, sırat-ı müstakime hidayetimizi niyaz ediyoruz.

İstikametimizi her an kaybetmekle, dosdoğru yolumuzda giderken ayağımızın kayması tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz bir dünyada yol aldığımız için, kulluğumuza bürünerek bu duâmızı sürekli tekrarlıyoruz. Hakikat, istikamet, takva ve amel-i salih alanından ayakları her an kaydırmaya en müsait ve en netameli alan da siyaset alanıdır.

Türkiye’de, dine hizmet iddiasıyla, dinî argûmanları kullanarak, bugünün siyasetinde aktif rol alanların, İslâmî kimlikleriyle siyasete dalanların hallerinin ne olacağı hususunda, geçmişte yaşanmış ve şimdilerde yaşanmakta olan hadiselere bakarak fikir yürütmek hiç de zor değildir.

Sadece Bediüzzaman’ın şu tesbitlerine bakmak bile bunun için yeterlidir:

“Selef-i Salihinden başka, siyasetçi, ekserce tam müttaki dindar olamaz. Tam ve hakikî dindar, müttaki olanlar, siyasetçi olmazlar. Yani, maksad-ı aslî siyasetini yapanlarda din, ikinci derecede kalır, tebeî hükmüne geçer. Hakikî dindar ise, ‘Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir. Yoksa, baki elmasları kırılacak adî şişelere alet yapar.”2

Bâki elmasların (din ve hakikat düsturlarının), kırılacak adi şişelere (makama ve servete) nasıl alet edilmeye çalışıldığını şimdi ibretle izliyoruz.

Dipnotlar:

1-Bkz. Onüçüncü Mektup

2-Bkz. Emirdağ Lahikası-I, 30. Mektup.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*