Yolu saraya düşmeyenler

Dünyevî saltanatın, Peygamber Efendimizin (asm) mübarek nesli olan Ehl-i Beyt’e yaramadığına tarih şahitlik etmiştir.

İslam tarihinde vukua gelen ve her hatırlanışında yürekleri yakan Kerbela hadisesinin mazlumu da, mağlubu da, galibi de artık belli olmuş; tarihçe, insanlıkça, hak ve hakikatça tasdik edilmiştir.

Hazret-i Hüseyin ve onunla beraber şehid edilenler mazlum ve masumdurlar. Onları hunharca şehid edenler de, nasıl olsa kendimize biat ettirmekte zorlanacağımız kimse kalmadı diye zafer naraları atmışlardı.

Saltanat sevdasıyla sermest oldukları için, kendilerini bekleyen korkunç mağlubîyetlerden ve atacakları korkunç ve azaplı naralardan bîhaber kalmışlar ama, vahim neticelere maruz kalmaktan de kendilerini kurtaramamışlardır.

“Aczin kuvveti” karşısında, kuvvetin nasıl acze düştüğünü basiret sahipleri görürler ve zahirdeki ihtişama aldırmazlar. Zulüm yaparak muvaffak olmak, “adalet-i mahza” bakış açısıyla muvaffakiyetsizliktir.

Mağlup sayılır bu yoldaki galip!

Said Nursî Hazretleri aczin kuvvetiyle, Allah’a (cc) dayanmanın gücüyle tek başına herkese meydan okumuş ve Allah’ın inayetiyle muzaffer ve muvaffak olmuştur. O da, tıpkı Ehl-i Beyt imamlarının ve bu yolu esas tutan seleflerinin yolunu izlemiş, siyasî dehaların ezberlerini bozarak, onların çektiği alana girmemiş, her türlü siyasî lekelerden azade, tertemiz bir iman hizmeti yolunu açmıştır.

Bediüzzaman, kendisini Hz. Ali’nin manevî bir evladı, Âl-i Beyt’in bir ferdi olarak takdim eder. Ve der ki: “Gerçi manen ben Hz. Ali’nin (ra) bir veled-i manevisi hükmünde, ondan hakikat dersini aldım. Ve Âl-i Muhammed Aleyhisselam’ın bir manada hakiki Nur şakirtlerine şamil olmasından ben de Âl-i Beyt’ten sayılırım.”

Nesep olarak da kendisinin hem Hasenî hem de Hüseynî olduğuna dair ifadeleri bazı kaynaklarda yer almaktadır.

Ey Risale-i Nur Şakirtleri!

Madem ki bu ahirzamanda manen Ehl-i Beyt’ten sayılmak şerefine nail oldunuz ve madem ki bu büyük şerefle başka hiç bir şeref muvazeneye gelmez; öyleyse ne diye başka hesaplar içine girer, içtimaî ve siyasî sahada başka yolları denersiniz?

“Hakiki dindar ise, ‘Bütün kâinatın en büyük gayesi ubudiyet-i insaniyedir’ diye, siyasete, aşk-ı merak ile değil, ikinci üçüncü mertebede onu dine ve hakikate alet etmeye-eğer mümkünse-çalışabilir. Yoksa, baki elmasları kırılacak adi şişelere alet yapar.”1

Bâki elmasların (din ve hakikat düsturlarının), kırılacak adi şişelere (makama ve servete) nasıl alet edilmeğe çalışıldığını şimdi ibretle izliyoruz…

Bir kul için, doğru ve müstakim yolda yürümek, o kadar önemlidir, o kadar kulluğun gereğidir ki, Rabbimizin emriyle, beş vakit namazda bunu O’ndan talep ediyor, sırat-ı müstakime hidayetimizi niyaz ediyoruz.

Zira istikametimizi her an kaybetmekle, dosdoğru yolumuzda giderken ayağımızın kayması tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuz bir dünyada yol alıyoruz.

Hakikat, istikamet, takva ve amel-i salih alanından ayakları her an kaydırmağa en müsait ve en netameli alan da siyaset alanıdır.

Türkiye’de, dine hizmet iddiasıyla, dinî argûmanları kullanarak, bugünün siyasetinde aktif rol alanların, İslamî kimlikleriyle siyasete dalanların hallerinin ne olacağı hususunda, geçmişte yaşanmış ve şimdilerde yaşanmakta olan hadiselere bakarak fikir yürütmek hiç de zor değildir.

Hakikî siyasetçi, tam devlet adamı, tam demokrat ve hürriyetperver olanlar (yaşayışları ve dinle irtibatları ne ölçüde olursa olsun), milletin dindarlığını dikkate alarak, millet huzurundaki hallerine dikkat ederler.

Hanelerindeki ve özel hayatlarındaki halleri ise bizi ilgilendirmez. Yeter ki, onlar dünyanın dinli-dinsiz bütün liderleriyle memleket meselelerini masaya yatırsınlar; dini, inancı ve hissiyatı karıştırmadan görüşmeler yapsınlar, ülke ve millet menfaatlerini gözetsinler ve ülkemizi de AB’ye dahil etsinler.

Dipnot: 1-Bkz. Emirdağ Lâhikası, 30.Mektup

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*