İlle de aşk ya Vedud!

İnsan bir yolcudur. Yolculuk ise âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, sabavetten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, haşirden, berzahtan, sırattan geçer.” der Üstad Bediüzzaman, yolculuk istikametini tasvir ederken.

Hayat ise; bu yolculuğun misafirhanesi olan dünyada, Kâinat Sahibinin “Hayy” isminin tecellisiyle sevmeye müştak insana verilen ikram-ı İlâhî.

Ve gönül… Benî âdemi diğer varlıkların içinde ayrıcalıklı kılan, onu ‘insan’ yapan, bahşedilen, lutfedilen manevî cihazatların en lâtifi.
Sevmeye programlıdır gönül; muhabbete, aşka… Kimi zaman ‘mecazi aşk’a meyleder, hem belki giriftar olur, firak eleminin acısıyla kahrolur. Oysa ki batıp giden aşkların melcei değildir o. Öyle ki muhabbet ettiğinden karşılık bulamayan, kimi zaman zevale giden sevdiklerinin acısıyla kavrulan, lâkin her zaman ille de aşk, ille de aşk diyen…
Bediüzzaman Hazretleri “Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır.” 1 der, hicranla dolan gönüllere rehber olur.
Hangimiz muvakkaten, emanet sevdik ki gönül verdiklerimizi? Hangimiz sevdiğiyle arasına ayrılık-gayrılık girmesini, ebediyyen ‘Elveda’ demesini ister ki? Fıtraten yüreğimize derc edilmiş olan muhabbet duygusu hep bekaya yönelik değil midir? Değil midir geçici ayrılıklarda yürekleri kasıp kavuran kavuşma isteği? Aslında hepimiz bekaya aşık değil miyiz? Neden sonbaharda düşen yapraklar hüzünlendirir ki? Neden büyük bir sükûta bürünen mevcudat, kederli bir hüzne giriftar eder insanı? Gönül biten, terk eden, batıp-giden şeyleri istemez; onun muhabbeti sonsuzluğa müteveccihtir, bekayı ister gönül; devamlılıktır, sonsuzluktur aslolan. İnsanoğlu bilmese de, farkında olmasa da, hatta inkâr dahi etse; gönlün, kalbin aslı, mahiyeti olan istidad-ı muhabbet; batıp giden, yaralayan, terk eden, karşılık vermeyen fani mevcudata sarf etmek için değil; asıl sahibine mahbubuna, baki sevgiliye tevdi etmek içindir.
O öyle bir ‘sevgilidir’ ki; asla terk etmez, yarıyolda koymaz, aşkı karşılıksız bırakmaz!
Hem o öyle bir ‘sevgilidir’ ki; şefkat ve muhabbetiyle, rahmet ve inayetiyle, ikram ve cömertliğiyle en aciz, en muhtaç, en zayıf, en kimsesiz anında ‘Ben buradayım’ der adeta ‘Hiç terk etmedim, bırakmadım… Ve sana şahdamarından daha yakınım..’ yankılanır mânâ âleminde.
Aslında hayatın malayani detayları arasında kaybolmuş insana bir hatırlatmadır bu. Bazen rahmetle gelen, kimi zaman şefkat tokatlarıyla ihtar edilen… Oysa ki insanoğlu kendisini her an gören, işiten, koruyan, kollayan, emaneti iade etme zamanına kadar emanetinde ‘Emîn’ kılacak Rabbine karşı aynı ehemmiyetle mukabele etmez de, çoğu zaman gaflet içerisinde kalır. Yaratıcısını, Melikini, Saniini inkâr edip tanımayan ve ‘pek büyük nankörlük’ içinde bulunan ehl-i küfür için gönüldeki muhabbet; fani mahbublara ve mevcudata körü körüne kopmayacakmış gibi sarılmak iken, ehl-i iman aynı bağlanmayı mevcudatın, kâinatın ve içerisinde kendisine hoş gelen herşeyin sahibi olan Rabb-i Rahim’e yönlendirir.
Çünkü ‘O’nun namına sever de, saniyede 60-70 kez kanat çırpan sinek kuşunun güzelliğinde, cihazatlarında görür Lâtif, Bedi isimlerinin yansımasını. Hem rahmetin bir kısım tecellîsiyle yüzüne vuran şefkatli, serin, lâtif yağmur damlalarında hisseder varlığını. Bir elmanın enfes tadında ya da dar zamanlarda kapıyı Hızır misal çalan arkadaşta, dostta, akrabada…
Seven sevdiğine ikram eder ya… Bilir ki iman sahibi, insanın ta kendisidir “ikram”. Bahşedilen, yoktan var edilen… Hayatın her anında kendisine lâzım gelen maddî ve manevî cihazlarla donatılan, varlığı idame edilen… Böylelikle tanır insan Rabbini; tanıdıkça sever, sevdikçe muhabbeti aşka tebdil eder. Vedud ismi tecellî eder gönül gözünde… Ve bilir ki iman sahibi; dünyanın fani yüzüne karşı olan aşk-ı mecazi, eğer o yüzün üzerindeki zeval ve çirkinliği görüp, ondan yüz çevirse baki bir mahbup arasa, dünyanın pek güzel ve esma-i İlâhiyenin aynaları ve ahiretin tarlası olan diğer yüzüne bakmaya muvaffak olsa, o gayr-i meşrû mecazi aşk, aşk-ı bakiye değişmeye yüz tutar. 2
Ve bir adım daha atmıştır varlığın asıl sahibine karşı, hızlı adımlarla bir adım daha… Etrafını, eşini, evlâdını ‘O’nun namına sevmeye başlar ve der: ‘Senin hediyelerin, nasıl sevmem..’ Düçar olduğu sıkıntı ve musîbetlerde: ‘Senin imtihanın, nasıl sabretmem..’ Gözün gördüğü herşeyde ‘O’ tecelli eder de, o zaman ruh-u canıyla ilân eder: ‘Ya Baki ente’l-Baki..’
Gönül hayatın ağır tekâlifinden bunalmış, sıkışmış, daracık kafesine sığamayan bülbül iken; Bediüzzaman’ın ifadesiyle ‘ameliyat-ı cerrahiye’ hükmüne geçer bu ilân.
Ya Baki ente’l-Baki…
Gönül derya olur o zaman! Nasıl bir okyanusun içerisindeki mahlûkatın cenazeleri vb. ufuneti, mülevvesliği kendi içinde ‘Kuddüs’ isminin tecellisiyle tertemiz kalır, aynen öyle de insanoğlunu ‘ah’lara gark eden musîbetler, vehimler, gelecek endişeleri de gönül okyanusunda erir, temizlenir, paklanır.
Değil mi ki baki olan yalnız ‘O’dur, değil mi ki geride kalan ne varsa muvakkattır; bir gün biter, gider; o halde Senin namına severim ya Vedud. Bütün sıkıntılar, hastalıklar, imtihanlar Sana ulaşmak için bir geçit; bütün nimetler, huzurlar, sevinçler Senin şefkatinin bir cilvesi; gönlüm, ruhum, gözyaşım Senin aşkına menbadır ya Vedud…
‘Levlake levlak lema halaktu’l-eflak.’ kudsî hadisiyle kâinatın aslı, neticesi değil midir aşk? Değil midir Peygamber-i Zişan’ın (asm) önderliğinde insanı arza halife kılan, dost ve muhatap alan; ve insanı akıl ve iradeyle donatan, gözyaşı ve muhabbetle müzeyyen eden, sabır ve tevekkülle mücehhez eyleyen, hayat ve rızıkla şefkatini gösteren, hıfz ve hakimiyetiyle, ilim ve kudretiyle, adalet ve rahmetiyle sonsuzluğa namzet kılan!
“Rabbinin huzurunda hesap vermekten korkan kimseye gelince, onun için iki cennet vardır.” 3 lâfzın ümidimizdir. Ümidimizdir rahmetin ya Vedud! Mücrimiz gerçi, lâkin aşkın hakikî mânâsını izhar ettiğin Habibin, Resulün Muhammed Mustafa’nın (asm) ümmeti, âhirzaman kullarıyız. Gönüller;
“Ben Resul-i Kibriya’nın bülbül-ü nalanıyım.
Mücrimim gerçi, cemal-i Mustafa hayranıyım” 4
nidalarıyla huzuruna gelmekte. Utandırma, kalplerimizi aşkına çevir ya Mukallibe’l-kulub!
“Bu dünya pazarında sermaye altındır,
Orada ise aşk ve ıslak iki göz.” diye ilân eden Mevlânâ Hazretlerine bedel, gözlerimizden aşkının damlalarını eksik eyleme ya Vedud!
Ey sevgilisi olmayanların sevgilisi,
Ey tabibi olmayanların tabibi,
Ey isteklerini dinleyip cevap verecek kimsesi olmayanların Mucibi,
Sen bütün noksan ve kusur sıfatlardan münezzehsin, Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin! Eman ver bize, eman diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar… 5

Dipnotlar:

1- Lem’alar, 3. Lem’a.
2- Mektubat, 1. Mektub.
3- Rahman Sûresi: 46.
4- Ali Ulvi Kurucu, şiirler.
5- Cevşen’den.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*