Kur´ân´ın dört esası: Hayat yolculuğunda yol haritamız

Image

1. ESAS

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri İşaratü’l-İ’caz tefsirinde Kur’ân’ın dört ana unsuru olduğunu bildirmektedir. Bu unsurlar da, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadettir. Bunlar, asıl vazifesi iman ve ibadet olan insanın hayat yolculuğunda bir yol haritasıdır.

Bu dünyaya cahil olarak gönderilen insan, doğumundan ölümüne kadar öğrenmeye muhtaçtır. Buna ilim denmektedir. İlimlerin özü ise marifetullahtır. Marifetullah’ın temeli ise Allah’a imandır. İnsanın fıtratında var olan inanma ihtiyacı, Allah’ın zatında ve sıfatlarında hiçbir ortağı olmadığına, tek olduğuna inanmakla tatmin olur. Bunun için Kur’ân insanı tevhid inancına çağır. Kur’ân’ın ilk nazil olduğu döneme baktığımızda insanların büyük ekseriyeti müşrik idi. Bunlar Kur’ân’ın bildirdiğine göre Allah’a var olduğuna inanıyorlardı. (Andolsun, onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka, “Onları mutlak güç sahibi, hakkıyla bilen Allah yarattı” diyeceklerdir.) Zuhruf, 43/9.

Ancak geleneklere bağlılık onları akıl ve kalp gözlerini kör etmişti. Bu yüzden kendi elleriyle yaptıkları, hiçbir gücü olmayan, fayda ve zarar vermekten aciz putlara tapıyorlardı. Bu yüzden Kur’ân tevhid üzerine çok vurgu yapmış, insanların akıllarına hitap ederek, akıllarını çalıştırmalarını, düşünmelerini önermiştir. Kur’ân’ın onları rencide etmeden tevhid inancına dâveti zaman içerisinde meyvesini vermeye başlamış ve büyük çoğunluğu fıtratlarının sesine kulak vererek Allah’ın bir olduğuna inanmışlardı. Kur’ân’a baktığımızda tevhid merkezli bir dünya görüşü oluşturmaya çalıştığını görürüz. Kâinattaki varlıklara bakan, onları bir kitabın sayfaları gibi okuyan bir insan, bütün varlıklara tevhid gözüyle bakmalıdır. Gördüğü her şeyde tevhidin izini, özünü fark etmelidir. Her baktığı ve gördüğü güzelliklerde; bir çiçekte, bir çocukta, bir balıkta, bir kuşta O’nun isimlerinin yansımalarını idrak etmeli ve “Bana her şey seni hatırlatıyor” bilincine ulaşmalıdır. Bu tevhid bakışı, insanın her an Allah’ın huzurunda olduğunu hissettirir. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilen bir kimse, huzurda edebe aykırı bir davranışta bulunmadığı gibi, O’nun emirlerini ve yasaklarını yapma konusunda son derece dikkatli olur.

2. ESAS

Kur’ân’ın temel esaslarından birisi de nübüvvettir. Nübüvvet, peygamberlik demektir. Said Nursî’nin Mesnevî-i Nuriye’deki ifadesiyle “nev-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemâlâtın fezlekesi ve esasıdır”. Nübüvvet, Hz. Adem ile başlayıp, Hz. Muhammed (asm) ile biten bir ilâhî silsiledir. Kur’ân peygamberleri ve en son da Hz. Muhammed’in (asm), üsve-i hasene olarak gönderildiğini beyan etmektedir. (Ahzab, 33/21) Bu güzel örneklik, peygamberlerin ve en son Hz. Muhammed’in (asm) iman, ibadet ve ahlâklarında gözükür. Bu yüzden Peygamberimizin (asm) ahlâkı Kur’ân’da “yüce ahlâk” olarak övülmüştür. (Kalem, 68/4.) Bu yüzden biz insanların en çok muhtaç olduğumuz şey, başta Hz. Muhammed olmak üzere bütün peygamberlerin hayatları boyunca sergiledikleri güzel ahlâktır. Sabırlı olmayı, sevgi ve şefkatle dolu olmayı ve insanların imanlarını kurtarmaya hizmet etmeyi ve bunun karşılığında hiçbir ücret almamayı, sebat etmeyi hep peygamberlerden öğreniriz. Bunun için Kur’ân peygamber kıssalarını bize anlatır; anlatmakla kalmaz bir de bir çok sûrede tekrar eder. Çünkü bizim onların güzel örnekliklerine her zaman ihtiyacımız vardır.

Peygamberler iman, ibadet ve ahlâk bakımından güzel örnek oldukları gibi, medeniyetin gelişmesinde de mu’cizeleriyle önderlik etmişlerdir. İnsanlığa büyük hizmet eden gemi Hz. Nuh peygamberin, saat Hz. Yusuf’un, uçak Hz. Süleyman’ın (Hz. Süleyman’ın rüzgâra binip gitmesi, insanlara havanın kaldırma kuvvetini öğretmiştir) Yine televizyon Hz. Süleyman’ın, (Hz. Süleyman’ın Belkıs’ın tahtını görüntü ve gerçek olarak göz açıp kapayıncaya yanındaki bir kimseye getirtmesi, televizyonun çok ilerisinde eşyanın nakline dair insanlığın aklına yeni fikirlerin gelmesine sebep olmaktadır) ve demirin eritilerek sanayide kullanılması da, Hz. Davud’un eliyle insanlığa hediye edilen yüksek nimetlerdendir. Çünkü Muhakemat’ta bildirildiği gibi, insan kâinatta var olan şeyleri taklit etmekte, bir örneğe muhtaçtır. Kuşu görür. Ama kuş gibi uçmayı Hz. Süleyman’dan öğrenir ve tatbik eder. İşte uçakların bugün insanlığın işlerini ne kadar kolaylaştırdığı, demirin medeniyetin gelişmesinde ne kadar büyük katkıları olduğu, gemilerin yolcu ve yük taşımada ne kadar büyük kolaylık sağladığı, bu sayede insanların daha müreffeh ve daha rahat bir hayat geçirdikleri bir realitedir. Ama bütün bunlar şükür isterken, insanların nankörlük etmesi de, nübüvvetle bağlarını koparmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

3. ESAS

Kur’ân’ın üçüncü önemli konusu da, haşirdir. Yani insanın öldükten sonra tekrar diriltilecek olması ve Allah’ın huzurunda hesaba çekilecek olmasıdır. İnsanın güzel ahlâklı olması için iman ve peygamberleri örnek alması yetmez. Eğer yapılacak kötülüklere karşılık ceza, iyiliklere karşılık da mükâfat alma inancı olmazsa, insanın toplum halinde huzurlu ve mutlu bir hayat geçirmesi imkânsızdır. Bu yüzden ahiret inancı, iyilikleri yapmaya, kötülüklerden uzaklaştırmaya sevk eder. İyi insanlar hesaplarını kolayca verip cennete gidecekleri ve orada sayısız nimetlere kavuşacaklarıyla ilgili âyetler, insanları o ebedî mutluluk diyarına gitmek için dikkatli olmaya sevk eder. Bunun yolu Allah’ı razı etmekten geçer. Bu da imandan sonra yapılacak amelleri ihlâslı bir şekilde yapmayı gerektirir. Aynı zamanda inançsız, münafık ve müşrik insanların, bir de günahları sevaplarından çok olanların cehenneme gideceğinin anlatılması, onların orada çekecekleri elemlerin etkili bir şekilde tasvir edilmesi, insanın yapmayı düşündüğü kötülüklerden uzaklaştırır. Eğer bu inanç olmasa, insanlar bencil, zalim, ahlâksız, mütecaviz, kibirli, gururlu hasılı kötü ahlâkta sınır tanımaz olur çıkarlar.

4. ESAS

Kur’ân’ın üzerinde durduğu dördüncü ana unsur ise adalet ve ibadettir. Toplum halinde yaşayan insanlar ürettiklerini değiş-tokuş yaparken, yani alış veriş yaparken, insanlarla münasebetlerinde adaletin tesisine ihtiyaç duyarlar. Çünkü pratikte bu ilişkilerde bir çok haksızlıklar meydana gelir. Eğer bu haksızlıklar önlenmezse, toplum hayatında düzen, intizam, ahenk diye bir şey kalmaz. Güçlü olanın zayıfı ezdiği, zengin olanın fakirleri horladığı, birbirlerine yan gözle bakanların kavga görültü çıkardığı, birbirlerine acımasızca öldürdüğü, anarşi ve terörün kol gezdiği bir toplum ortaya çıkar. Bunun asıl sebebi de, İşaratü’l-İcaz’da Fatiha Sûresindeki “sırat-ı müstakim”in tefsirinde dikkat çekildiği gibi, insanın ruhuna Allah tarafından koyulan kuvvelerinin ilâhî şeriat tarafından vasat hale getirilmemesidir. Yani, insanda iffet, şecaat ve hikmetten oluşan adalet ve sırat-ı müstakimin oluşmamış olmasıdır. İşte insanın bu adaleti, yani kuvvetlerindeki orta yolu yakalayabilmesi, onları vasat hale getirebilmesi, ancak ibadetledir. İbadet de, Allah’ın emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmaktır. Bu yüzden ibadet, insanın duygularını törpülemekte ve dengeli, ölçülü anlamında adaletli hale getirmektedir. Elbette ki, duyguları dengeli hale gelen bir insandan, başkalarını rahatsız edici davranışların zuhur etmesi imkânsızdır. İşte Kur’ândan bir çok âyette zikredilen “insanın ibadet için yaratılmış olması”nın (Zariyat, 51/56) insanın böyle dengeli bir hayat sürmesine, ölçülü duygulara sahip olmasında ve insanlara haksızlık yapmamasında çok önemli bir rolü vardır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kur’ân, tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ve ibadetten oluşan dört ana unsuru, insanı gerçek bir insan haline getirmek için çok önemli bir rol oynamaktadır. Bu yüzden, bu dört unsurun öncelikli kendimizde, sonra çocuklarımızda, sonra diğer insanlarda yerleşmesi için özel bir çaba göstermek gerekir. Bunu yapmakla bir taraftan kendimizin ve başkalarının ahiretlerini kurtarırken, diğer taraftan dünyada da mutlu ve umutlu insanların yetişmesine katkı sağlamış oluruz.

Yrd. Doç. Dr. Atilla Yargıcı Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*