Nur Talebeleri İslâmî bir cesarete sahiptirler

Kendini Allah yolunda adamışlık. Dinin emirlerini korumak ve tatbik etmekteki ciddiyetlik ve sağlamlık. Tereddütsüz, o yolun yolcusu olmak.

Bunu ilk Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafa’da (asm) görürüz. O derece sebat ve cesaret göstermiş ki büyük dinler ve devletler ona düşmanlık ettiği halde o, zerre miktar tereddüt etmemiş, telâş ve korkaklık göstermemiştir. Müşriklerin Peygamber Efendimize (asm) yaptıkları eziyet ve işkencelerin hiçbiri Resûl-i Ekrem Efendimizi (asm) İslâmı tebliğ etmekten alıkoyamamıştır.

Müşrikler: “Ey Ebû Talib; vallahi, artık, bundan sonra onun babalarımızı, dedelerimizi kötülemesine, bizi akılsızlıkla ithâm etmesine, ilâhlarımıza hakaretlerde bulunmasına asla tahammül edemeyiz. Sen, ya onu bunları yapıp durmaktan vazgeçirirsin, yahut da iki taraftan biri yok oluncaya kadar onunla da, seninle de çarpışırız” dediler. Amcası bu durumu Peygamber Efendimize (asm) anlatınca, o nur dudaklarından şu sözler dökülür:

“Bunu bilesin ki, ey amca! Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, ben yine bu dinden, bu tebliğden vazgeçmem. Ya Allah, bu dini hâkim kılar, yahut  ben bu uğurda canımı veririm.” 1 O, öyle bir iman ve itikada sahipti ki; “kuvvet-i imaniyede dahi onun emsâli yoktu.” 2 Bu iman ile her şeyden vazgeçmiş, bu uğurda seve seve can vermeye razı olmuştu. Buna benzer nice misâller onun dâvâsındaki sadakatini ortaya koymaktadır.

Peygamberimizin (asm) dâvâsındaki bu salâbeti, şüphesiz sahabelere de yansımıştır. Çünkü “sahabeler yalnız sûret-i insaniyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ı görüp, bazen mucizesiz olarak öyle bir iman getirmişler ki; bütün efkâr-ı âmme-i âlem, onların imanlarını sarsmıyordu. Şüphe değil, bazısında vesvese de vermezdi.”3 İşte onlardan biri: Zübeyr bin Avvam (ra), henüz on beş yaşında. Öz amcası, Müslüman oldu diye işkence ediyor. Amcası: “Muhammed’in Rabbini inkâr et! Seni bu işkenceden kurtarayım” dediği zaman tereddütsüz bir kararla cevap olarak: “Ben bir daha küfre dönmem” cümlesi ağzından bir ok gibi çıkıyor. Bir diğeri Bilâl-i Habeşî (ra). Efendisi Umeyye bin Halef, onun Müslüman olduğunu öğrenince çileden çıkıyor. Ücretle tutulmuş müşrik çocukları tarafından boynundaki iple aç, susuz Mekke sokaklarında gezdiriliyor ve kızgın kumlara yatırılıyor. Habbab bin Eret (ra)… İşkencenin belki de en ağırı onaydı. Efendisi Ümmü Ammar onu ateşe yatırır, vücudu ateşi söndürmeden kaldırmazdı. Ama ne işkenceler, ne yapılan zulümler onları hak bildiği dâvâdan vazgeçirdi. Zira kalpleri Allah (cc) aşkı ile yanarken bedenleri de yansa onlar sevdasından vazgeçerler miydi? Onlar yeri geldiğinde kendi vatanını, ailesini ve nice sevdiklerini bırakıp Hak yoluna yürüdüler. Sahabe nâmıyla dünyada namdar olan bu meşhur cemaati bütün bunlardan vazgeçiren şüphesiz kuvvetli bir imandır.

Sahabelerde bu vaziyet görünürdü de peygamberlerin varisleri olan her yüzyılda bir gelecek müceddidlerde görülmez miydi? İşte bunlardan birisi; Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri. İşte asrın son müceddidi de, aynı imanla yüzyıllar sonra “Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-i imaniyeyi feda edemiyorum” diyecekti. O öyle zorluklara ve ağır vaziyetlere maruz kalıyordu ama sönmeyen bir azim ve irade ile dâvâsına usanmadan bıkmadan sahip çıkıp, emsalsiz bir sabırla hizmetine devam ediyordu. Tarihçe-i hayatı gösterir ki; o hep şiddetli bir istibdat, zulüm ve tarassut altında bulundurulmuştur. Onu ücra bir köye sürgün edip ruhundaki hamiyet-i İslâmiye’nin feveran etmesine mani olmak isteyenler bir şeyi es geçmişlerdi: “Evet hakikî imanı elde eden adam  kâinata meydan okuyabilir.” 4 Öyle bir imandı ki yıllar sonra Eşref Edip’in yaptığı bir mülâkatta söylediği sözler bu ruh hâlini çok iyi özetleyecekti: “Ben cemiyetin iman selâmeti yolunda ahretimi de feda ettim. Gözümde ne cennet sevdası var ne Cehennem korkusu” 5 O yalnız lillah için dâvâsına odaklanmıştı. Ücra bir köyde olmak veyahut baskı ve zulüm görmek onu bu hak yolundan alıkoyacak sebepler olamayacaktı. Nitekim Şark umum vaizliği ve birçok servet verilmesine rağmen o dünyayı değil vazife bildiği Hizmet-i Kur’âniye’yi tercih edecekti. Ne derd-i maîşet, ne şan ü şeref onu bu dâvâsından alıkoyamazdı. Tıp ki Peygemberimiz (asm) ve sahabeleri gibi.

Gelelim bu güne. Elbette bütün bunlar bizim için bir rehberdi. Bugün bilhassa Nur Talebelerinin üzerinde taşıması gereken vasıflar arasında bu salâbet ve sadakat nazara alınmalıdır. Zira Uhud okçuları misali savaşı kazandık deyip de vazife yerinin terk edilmesi hadisesi hâlen tekerrür etmektedir. Bugün hizmet-i Kur’ânîyede bulananların bilhassa dikkat etmesi gereken en önemli husus da bu olsa gerek. Çünkü (güya) yükselen demokrasi anlayışı, ekonomik gelirin artması gibi durumlarla birlikte rehavete düşülmesi ve vazife-i asliyeden ayrılınması muhtemel bir durum. Hâli hazırda gerçek şudur ki: Bu cihad bitmedi ve bitmeyecek de. Belki taktik değiştirdi, bitti gibi gözükerek sahte cennet yaşatıyor olabilir. Bizler tüm bu aldatmacalardan uzak durup, değil makam ve rahatlıktan; İslâm hakikatleri uğrunda tıp ki Peygamberimiz (asm) gibi, tıpkı sahabeler gibi ve tıpkı Üstad Bediüzzaman gibi her şeyden vazgeçebilmeliyiz.

Bu din tedrisatıyla birlikte şimdi neme lâzımın aksine tam çalışma zamanı. Korkmadan Allah’ın yanımızda olduğunu bilerek bu hizmet-i Kur’ânîyede koşma zamanı. Zira “Risale-i Nur’dan tahkiki iman dersi alan Nur Talebeleri imanî bir şehamete (akıllıca yiğitlik) ve İslâmî bir cesarete sahip olacaklardır”. Bu cesaretle İslâm’a hizmetkâr olunmalıdır.

Dipnotlar:
1- Bkz. Sîretu İbn Hişam, 1/266; İbnu Seyyid’n-nas, Uyunu’l-eser, 1.
2- Şuâlar 622.
3- Sözler 494.
4- Sözler s: 500.
5- Tarihçe-i Hayat s. 629.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*