Yaşanan namaz

Dokuzuncu Söz’ün Birinci Nüktesi’ne baktığımızda kısa bir cümle olmasına rağmen çok yoğun mânâlarla karşılaşıyoruz.

“Namazın mânâsı Cenâb-ı Hakk’ı tesbih, tazim ve şükürdür.” İnsan ve kâinatın yaratılış gayesini, bilinmeklik iradesini, insanın halife-i arz oluşunu, din günü gibi birçok hakikat ve kavramı hads-i kat’î ile zihnimize taşıyor.

 

11. Söz, 30. Söz, Na’büdü Nüktesi, Şükür Risâlesi, İsm-i Kuddüs Nüktesi, 23. Lem’a’nın Hatimesi, 6. Şuâ ve hassaten 29. Lem’a’yı bu pencereden birleştirip okuduğumuzda maksadımızın zahir olduğu görülebilir.

Sübhanallah, Allahuekber, Elhamdülillah aslında herkesin aradığı sır belki de.

Hava, su ve ışık gibi kesretle etrafımızda olan, hayatın devamı için şart olan unsurlar gibi; her yerde ama gaflet nazarıyla görülemeyen, fark edilemeyen bir sırlar yumağı. Yaratılış sırrı, küllî ubudiyet sırrı, marifetullah sırrı, imtihan sırrı…

Benim asıl dikkat çekmek istediğim konu; namaz eğer mânâ bulacaksa, hayatın merkezine yerleşecekse, münkerâttan men edecekse yaşanmadan olmuyor…

Namazın yaşanmasına dair 11. Söz’de Üstadımızın: “Şu bahtiyar cemaat, o Resûlü dinleyip, Kur’ân’a kulak verdiler. Kendilerini envâ-ı ibâdâtın fihristesi olan namaz ile, birçok makam-ı âliye içinde çok latîf vazifelerle telebbüs etmiş gördüler. Evet, namazın mütenevvi’ ezkâr ve harekâtıyla işaret ettiği vezâifi, makamâtı mufassalan gördüler. Şöyle ki:…” ifadelerinden sonraki altı mertebede izah edilen Mi’rac yolculuğu, aslında namazın yaşanan ve hayatın her salisesinde marifetullah merkezli bir hakikat olduğunu ihtar ediyor…

Üstadımız Birinci Nükte’de bu mânâyı biraz daha açıyor:

Celâl’ine karşı kavlen ve fiilen Sübhanallah deyip TAKDİS etmek.

Kemâl’ine karşı lafzen ve amelen Allahüekber deyip TAZİM etmek.

Cemâl’ine karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillah deyip ŞÜKRETMEK.

Namazın harekât ve ezkârında ve nihayetinde kavlen, lâfzen ve lisânen bu mücmel hulâsaları zikrediyoruz.

Ancak fiilen Sübhanallah, amelen Allahüekber, bedenen Elhamdülillah nasıl olacak?

Bu soru bir çok soruyu beraberinde getiriyor.

İbadet ve ubudiyet arasında arasında ne fark var?

Namaz sadece belirli vakitlerde, bazı ritüellerin tekrarı mıdır?

Namaz bizi daha dünyada iken ru’yetullah’a, yani Mi’raca nasıl çıkarır, çıkarır mı?

Namazın Mi’rac’dan hediye olarak gönderilmesinin hikmeti nedir?

Üstadımız bu ve benzeri suâllerin cevabını vermiş, yukarıda zikredilen Risâleler dikkatlice mütalâa edildiğinde mezkûr mânâlar malûm olacaktır.

Ben âcizane Tazim ve Hamd’i kuvvetli nazarlarınıza havâle ederek; sadece “Fiilen Sübhanallah nasıl olur?” sorusunu yine Risâle-i Nur’dan bazı bahislerle nazara vermek istiyorum:

Tesbih, tazim ve hamd sistemin bir parçası aslında, belki merkez çarklarından birisi.

Acz, fakr ve kusur hamurundan yoğrulmuş insan, marifetullah hakikatine doğru tekâmül sırrıyla ilerlerken, kendini bilmekten başlayacak. Enfüsten, en derine indiğinde elinde olanın sadece aczi, fakrı ve kusuru olduğunu bilecek.

Verilenlerin emanet ve farazî olduğunu idrakten sonra Kemâl-i İlâhîyi, Kudret-i Rabbânîyi, Rahmet-i İlâhîyi arayacak. Zira aczine karşı düşmanları, fakrına karşı ihtiyacı şedittir. Zira Üstad hemen ikinci nüktede diyor ki: “İbadetin mânâsı dergâh-ı İlâhîde abdin kusurunu bilip, kemâl-i rububiyetin önünde secde etmesidir.”

Yani, Rububiyetin saltanatı nasıl ki ubudiyeti ister, Rububiyetin kudsiyeti dahi paklığı ister ki, abdin kendi kusurunu görüp istiğfarla Rabbini takdis etmesidir.

O zaman Kudret-i İlâhî için aczini bilip tazimle, Rahmet-i İlâhî için fakrını görüp hamdle, Kemâl-i İlâhî için kusurunu görüp tesbihle yaratılış gayesi olan ibadeti fıtratı üzere yapacak.

Üstadımızın günahın terki anlamındaki takvânın ibadet olduğunu ve menfî ibadet tarifini bu çerçevede ele alabiliriz.

Sonuç olarak, iki vakit arasında her yönüyle günahlardan içtinap etmekle fiilen Sübhanallah denilmiş olur. Elini, dilini, gözünü, kulağını hülâsa bütün duygularıyla fiilen Sübhanallah diyemediğimiz sürece namazın mânâsı ya olmuyor ya da eksik kalıyor. Zira ibadet mânâsındaki namaz bir nihayettir, sonuçtur, sunuştur, huzura çıkıştır, mi’ractır. İstiğfarla, tesbihle, fiilen Sübhanallah demekle ağırlıkları bırakmadan değil sunuş, çıkış dahi mümkün olmadığı için namaz sadece ritüel olarak kalıyor.

Namazın mânâsına vasıl olmak ve Mi’rac ruhunu yaşamak için, ubudiyet mânâsındaki yaşanan namaza ancak fiilen Sübhanallah’la ulaşabiliriz…

Son sözümüz şu ki; Üstad İsm-i Kuddüs nüktesinde: “Evet, nasıl ki bütün mahlûkatın tesbihatları ism-i Kuddûs’e bakar; öyle de, bütün nezafetlerini de Kuddûs ismi ister. (HAŞİYE) Nezafetin bu kudsî intisabındandır ki, ‘Temizlik imandandır’ hadisi, nezafeti imanın nurundan saymış ve ‘Muhakkak ki Allah çok tevbe edenleri ve çok temizleneleri sever’ âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlâhiyenin bir medarı göstermiş.

Haşiye: Kötü hasletler, batıl itikadlar, günahlar, bid’alar, manevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.”

Demek ki küllî ubudiyet sırrı içinde, rıza-i İlâhî içinde, hilâfet ve muhatab-ı İlâhi sırrı içinde, en önemlisi imânî hükümlerin meleke hâline getirilmesi içinde fiilî Sübhanallah şart…

Amelen Allahuekber, bedenen Elhamdulillah’taki noksanlarımızı zihinlere havâle ediyorum…

Sizce bizler namazı kılıyor muyuz, yaşıyor muyuz? Veya hangisini yapmalıyız?

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*