Avrupa’nın evhamını tahrik etmeyin!

Avrupalılar, fıtraten soğukkanlı ve şüpheci yani evhamlılar, Biz ise, yaradılıştan sıcakkanlı ve heyecanlıyız.

Madem ki, Avrupalı evhamlı; o zaman bizde Bediüzzaman; ‘’Ehl-i dünyanın evhamını tahrik etmeyiniz’’dediği gibi onların evhamlarını tahrik etmekten kaçınmalıyız.

Sonra, Avrupalılarla aynı kıt’ayı paylaşıyor, aynı dünyada yaşıyoruz.

Yine Bediüzzaman; ’Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevînin din-i hakîkisinden ve İslâmiyetten aldığı feyiz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden Avrupa…’’ ve diğeri ‘’Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahate ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’’dır.1 Bediüzzaman’ın bu tesbiti, Hicrî 1340 ve Milâdi 1921 yılında yapmıştır.

Her zaman bizim muhatabımız ise, birinci Avrupa olmalı. Ama ikinci Avrupa’ya karşı da ihtiyatlı davranmalıyız.

Uluslar arası ilişkiler ve diplomaside duygusallığın yeri yoktur. Yoksa geriye dönüşü olmayan kopukluklara sebep olabilir.

Bediüzzaman Münâzarât’ta; ‘’Kör adama ‘Hey kör!’ demediğimiz gibi. Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var’’ diyor.

İşte şu anda kopan siyasî fırtına ve diplomatik skandalların sebebi budur.

Avrupalılar sağduyulu ve soğukkanlıdır. Günü birlik ve anlık öfkelere kapılmaz. Her şeyde önce düşünür, fikir üretir, sonra mantık yürütür ve sonra da demokrasi içinde çaresini bulur.

Bizde ise, duygusallıkla hareket edip, alışkanlık haline getirdiğimiz ideolojik kalıplarla meselelere yaklaşıp sonra da işin içinden çıkılmaz hale getiriyoruz.

İşte onlarla aramızdaki fark.

Bediüzzaman’ın 19 Aralık 1908 ve 26 Aralık 1908 tarihlerindeki ‘’Mebusana hitap’’ adıyla ’Kürt Teavün ve Terakki’ gazetesinde yayınladığı o günkü tarihî gerçeklerle, bugün içinde bulunduğumuz ve kıvrandığımız çelişkilere şöyle işaret etmiştir.

‘’Avrupa yalnız adalet ister ve medeniyeti bekler; tâ muvazenesi bozulmasın. Bu iki esasa şeriatımız müessis ve külliyetiyle nazırdır.”2

Evet, doğrudur, Avrupa hep bizden ‘adalet’ ve’ medeniyet’ istedi ve ilgi ile hep vermemizi bekledi. Biz ise, ne Avrupa’nın bizden istediği ne adaleti, ne de beklediği medeniyet’i vermedik. Bu ikisini veremediğimiz gibi, o gün bugün kendimize ait bu iki unsurdan yararlanıp, kendi demokrasimizi işler hale getiremedik.

Bu eksikliğimiz ve kusur sebebiyledir ki, dün olduğu gibi, bugünde adalet, hukuk ve insan hakları konularında hep Avrupa’nın kapılarını aşındırıyoruz. Yine bu acı ve hazin gerçek dolayısıyladır ki, Avrupalılar bize muhtaç olması gerekirken; hep biz onlara muhtaç olduk ve oluyoruz.

İçinden bir türlü çıkamadığımız ve kurtulamadığımız çelişki ise; cehaletin öfkeye verdiği cesaretle, sağduyunun marifetten aldığı kuvvet arasında meydana gelen çatışmanın bize verdiği zararı bir türlü kabul etmemedir.

Ali Ataç

Dipnotlar:
1- Mesnevî-i Nuriye, sayfa: 241.
2- Eski Said Dönemi Eserleri (Makalât), sayfa: 34.

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*