Muhabbete dâvetiye husûmet ve ayrımcılığa reddiye

altİki dünya savaşını da bizzat yaşayan Bediüzzaman Hazretleri’nin, “Husûmet ve adâvetin vakti bitti. İki dünya savaşı adâvetin ne kadar fena ve tahrip edici ve dehşetli zulüm olduğunu gösterdi” tesbiti… “Bizler muhabbet fedaileriyiz, husûmete vaktimiz yoktur” sözü… Bir tarafta toplum ve millet nezdinde düşman üreten, ayrımcılık, gerilim meydana getiren oluşumlar, memleketin hali de diğer tarafta!
Tarafgirlikle, husûmet, ayırımcı ve ötekileştirici tahripkâr zihin ve oluşumları önleyecek esaslı bir dönüşüm ve değişime ihtiyaç var. Bu da aileden başlayarak her kademede yaygınlaştırılması gereken bir eğitimle mümkün. Kalp, ruh, his, akıl, duygu ve gönül bağlarına hasbî, samimî, saf dostluk ve ahbaplıkla nakşedilmelidir. Şuur sahipleri ve otorite bu alana yoğunlaşıp çaba sarf etmelidir.

Toplum hayatında; emniyetin, sevginin, saygının, hürmetin, adaletin, “haram-helâl” inanç ve düşüncesinin ne kadar önemli olduğu ortadadır. İç ve dış dünyasıyla, yapısı bozulmamış, zehirlenip dejenere olmamış fertlerden oluşan dinamik bir yapıya ihtiyaç var. Gençleri ve çocukları kötü bataklık zemini ve şer odağı ve menfaatçilerin tuzaklarından uzak tutmanın yolu onları yanlışa sapmadan koruyuculuk görevimizi yapmaktır. Çözüm budur, bu da ciddî bir eğitimle olur. Bu da; sabır, zaman, yetişmiş eleman, sevgi ve şefkatle olur.

İnsanı kötü ve menfîliğe atan; inançsızlık, gurur, nefis, hırs, kin ve nefrettir. Bunun neticesi de, kavga, tahribat, yıkım, anarşi ve terördür. Bataklığa girmeden ebeveynler ve hamiyet sahipleri evden başlayan bir eğitimi her aile gündemine almak zorundadır. Gönül bahçelerine gül dikemezsek, dikenli tarlaların oluşumunu kendi ellerimizle hazırlamış oluruz.

Ehl-i imânın en büyük muhabbet vesilesi; iman, İslâmiyet ve cinsiyet gibi değerlerdir. Bu değerlerin hakkını vermek gerek. Düşmanlığın ehemmiyetsiz sebeplerini, muhabbetin dağ gibi sebeplerine tercih eden toplum divaneliğe düşmüş demektir. İslâmiyet insanlığın baş tacı ve kurtuluş reçetesidir. Bütün Müslümanlara düşen Kur’ândaki İslâmı anlamak ve yaşamaktır.

“Muhabbet, iman, uhuvvet, sevmek, cinsiyet ve insaniyet gibi nuranî, kuvvetli zincirler İslâmiyetin ve insanlığın mânevî kalelerdir. Düşmanlık; mizacı bozuk ruhların ağıt bahaneleridir. Muhabbeti arttıracak fedailere ihtiyaç var. “Hakikî milliyetimizin esası, ruhu ise İslâmiyet” olduğunu asla unutmayalım. Tembellik ve neme lâzımcı anlayış, İslâm birliği ve hakikî İslâm kardeşliğiyle bağdaştırılamaz. Bu icraatları yapamadığımız her gün kaybımızdır.

“Bu mukaddes duyguları kanalize edip tatbikata geçirecek, din, millet ve insan kardeşliği fikrini pekiştirecek planlar yapmak zorundayız. Şahsî kusurlara takılmadan bu çok ciddî konuya makamında ve zemininde değerlendirip tatbik etmek gerekir.

Manevî inanç ve anlayıştan uzak felsefe, materyalizm ve siyaset sistematiği saikası bir mantaliteyle olaya bakanların dünyada ve ülkemizde meydana getirdiği yaşanan hal malûm!

Asıl dinamiklerimizden olan toplum hayatının harcı ve çimentosu manasındaki “BİZ” olma ve anlayışı; Siyasal İslâmcılarda aşırı bir “tarafgirlikle; “biz” ve “bizim çocuklar!” inhisarcılığına ve düşüncesine dönüşmüş durumda! Dolaysıyla bu anlayış dinî değerleri inhisarına alıp, kendinden başkasını asla kabullenmeyen “her doğru benimkidir” diyen müthiş bir “reddiyecilik ve hegemonyacılık” yanılgı ve yanlışını ortaya çıkarmış durumda.

Lâik kesimde de bu “biz” anlayışı maddeci bir tarafgirlikle; resmî ideoloji olan “Kemalizm ve devletçilik” anlayışını aşırı şekilde sürdürme gayreti içinde! Bu kesim de peşin hükümlü, devamlı tenkit ve tek bir ideolojinin hakimiyetini ve yürürlüğünü isteyen, dine soğuk ve mesafeli bir konumu sürdürüyor. Nitekim bu keskinlikler devam ediyor!

Diğer taraftan dinin asla kabul etmediği ırkçı katı anlayışlar da devam ediyor.

Türkiye’ye esas bu açıdan bakıp bu gerilim ve ötekileştirmeyi azaltmak ve çıkış yolu aramak lâzım. Millet hayatının sağlam temeller üzerinde devam etmesini istiyorsak kaybolan manevî değerlerimize tekrar sahip çıkıp kendimizi yenilememiz gerek.

Bin yıldan fazla İslâmiyetin hakimiyetinde olan bu topraklarda Osmanlının altı yüz sene yaşayışındaki sırrı ve bu süre zarfında otuz altı hükümdarla edilip ne fetihler yaptığına bir bakalım. Bir de doksan senede altmış altı hükümet gören mevcut devlet yapımıza ve durumumuza bir bakalım. Aslında bu manzara her şeyi önümüze koyuyor.

Vatan sathındaki bitmeyen ve azgınlaşan terör ve anarşi! Milletin kalbi olan Meclisteki iktidar ve muhalefet milletvekillerinin karşılıklı kavga ve gürültünün gösterdiği acı tablo! Bir tarafta, “Devletçilikten” nemalanan, “Biz” varız hiçbir şeyi size yaptırmayız katılığı ve “tek adamlıktan” vazgeçmeyen hegemonyacı bir anlayış. Diğer tarafta, “tarafgirlik histerisiyle, “parmak hesabı” ve çoğunluğu adalet ve uzlaşının önüne geçiren ve İslâmı kullanan inhisarcı bir tarafgirlik ve düşünce! Irkçılığı bayraklaştıran iki zıt ve aşırı grup da cabası!

Yüce milletin, şanlı ecdadın, rahmet ümmetinin, şerefli tarihin ve şahsı manevinin adı ve hatırı için bir şeyler yapmak gerekmez mi?

Bin yıldan beri cihana örnek olmuş Mevlânâ, Yunus, Ahi Evren, Akşemseddin, Molla Gürani, Mehmet Âkif ve Bediüzzaman’ı yetiştirip baş tacı, rehber ve örnek alan bir milletin şu andaki hali bize yakışıyor mu?

“Bir adamın kıymeti himmeti (gayret ve hamiyeti) nispetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” Bediüzzaman Said Nursî. Hakikatine ayna olacak güzel tatbikatlarda buluşmak dilek ve temennisiyle…

YAZDIR

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*