Nurculukta Yeni Döneme Doğru – 11

Risale-i Nur Hareketine Bid´alarla Hücum

Bir meselenin doğruluğuna inanmak ile onu tasdik etmek arasında büyük fark vardır. Meselenin, davanın veya şartın doğruluğuna, peygamberlerin dediklerinin doğruluğuna inandıkları halde, onları tasdik etmeyen çok insanlar ve kavimler vardır tarihte. Mekke Müşriklerinden Peygamberimize en çok düşman olanların, kulaklarının vahiyde olduğunu biliyoruz. Hem ayetin ve hem de Efendimizin sözlerinin gerçekliliğine inandıkları halde, tasdik etmediklerinden teslim olup hidayete eremiyorlardı. Kur’an’da , hadiste ve siyer-i Nebi’de bunların bir çok örneklerini biliyorsunuz.

Kur’an ve Sünnetin „ahir zamandaki en büyük tefsiri“ olan Risale-i Nurlar için de benzeri şeyleri söylemek mümkündür. Said Nursi’nin yazdıklarını her kesten önce, Ankara’dan O’nu takibe alanların alıp okumaları bunun göstergesidir. Hatta Beşinci Şua veya Ahir Zaman hadiseleriyle alakalı bir çok eser ve mektubu, meraklarından veya karşı strateji oluşturmak gayretiyle düşmanları, her kesten önce onları okuyorlardı.

Emanuel Karasu (ya da Emanuel Karaso, sonradan Emanuel Carasso; d. 1862, Selanik – ö. 1934, Trieste), Yahudi asıllı Osmanlı avukat ve siyasetçi.

Hürriyet ve Demokrasiyi Selanik Meydanın da dünyaya ilan etmek üzere gelen Bediüzzaman ile randevulu görüşen Emanuel Karasu (Emanuel Carasso) muhatabının söylediğinin doğruluğuna inanmasaydı, görüşmeyi yarıda bırakıp kaçmazdı.

Mekkeli Müşriklerin Kur’an’a ve Peygamber sözüne neden kulak kabarttıklarını, varın siz düşünün. Aynen onun gibi; Risale-i Nur’un en çok valiler, emniyet-istihbarat memurları ve Said Nursi’yi hedef alan kişilerce okunmasının veya takip edilmesinin sebepleri üzerinde de durmak gerekmez mi?

Burada bir varsayımda bulunmak istiyorum. İnkâr-ı Uluhiyet, İnsanlığı ifsad, Nifakla İslâmiyeti tahrip ve Müslümanları aldatma yoluna gidenlerin, zamanımızdaki Kur’an tefsiri olan Risale-i Nur’u enstitülerinde uzmanlarına tarattıklarını ve ihtisas sahalarına göre okuttuklarını düşünüyoruz. Yüz seneden beri göğüs göğüse çarpıştıkları „Kur’an Şakirtleri“ karşısında fikren mağlubiyetten kurtulamayan zındıka ve yoldaşları, Nur talebeelerine  galip  gelmek üzere Risale-i Nur’ları incelediklerini ve talebelerine; metodoloji, strateji, meslek-meşrep, ümit ve şevk kaynaklarını öğrenerek, „karşı taarruza„ geçmek için çalışıyorlar. Şurada yanlış bir anlaşılmaya müsaade etmemeliyiz. Nur talebeleri, Risale-i Nurdaki programa tam uyarak çalıştıkları takdirde, Kur’an düşmanlarının onların karşısında asla duramayacaklarına tarih şahittir. Fakat; Nur talebeleri için „olmazsa olmaz“ mesabesinde duran bazı meseleler okunmaz, tatbik edilmez veya önem verilmezse; düşman elbette o aralıklardan hücum edip mağlup edecektir. Bu noktayı anlamak için; 20. Lem’a’nın başındaki soru ve cevap mantığını  hatırlamakta yarar görüyoruz.

Risale-i Nur’un imansız ve emansız düşmanları; talebeleri arasındaki „uhuvvet bağlarını“ zayıflatıp, muhabbetlerini azaltarak tenkit kapılarını açtığında, elbette buradan dost değil, düşman sızacaktır. Şuracıkta ifade etmekte zorlandığım meseleleri Üstadımız bilhassa lahika mektuplarında açık-seçikçe ifade etmiş: Tembelliğimizden, yeteri kadar okuyamamamızdan, dünya hayatına düşkünlüğümüzden, enaniyet ve gururumuzdan, vazifeperverliğimizden, asabiyet damarlarımızdan, kadının fitne olarak bize musallat olmasından, tevekkülsüzlüğümüzden, kardeşimize yeterince arka çıkıp onu destekleyememizden, rızık ve makam korkumuzdan, birilerinin arkamızı sıvazlayarak kendi maksadına yöneltmesinden, yanlış siyasi tarafgirliğimizden, yine yanlışça kullandığımız merakımızdan ortaya çıkan pozisyonlardan ve son zamanda sosyal medya üzerinden fikren magazinleşmemizden, düşmanın nasıl yararlanıp bizi mağlup edebileceğine dair, yüzlerce ikaz vardır nurlarda. Nurcuların dillerinden düşürmedikleri ve baş ucu kitabı olarak kabul ettikleri „Hizmet Rehberi“ eseri de bu manaya mütevakkıf değil mi?

Yani Risale-i Nur’un muarızları; arkasına sığındığımız siperleri keşif, kullandığımız silahların mahiyetlerini öğrenme ve cephedeki pozisyonlarımızın hücuma elverişli olup olmadığını bilme maksadıyla, yüzlerce uzmanına, aylarca „Risale-i Nurları“ ezberletircesine okutturuyorlar, desek mübalağa mı yapmış oluruz? Nurlardan derlediğimiz prensipleri yeterince öğrenememeden dolayı tatbik edemediğimizi görünce, dost suretinde hulul edip yanlışlarımızı derinleştirmiyorlar mı? Nurculuğun olmazsa olmazı olan; sürekli okuma-anlama amelyelerinde, mütevazi medreselerimizdeki fıtri ders sistemlerinde, o dershanelere sahip çıkan müdebbir kardeşlerimizin hal-hareketlerinden, hayatımızın pusulası olan meşveretlerimizdeki eksiklerimizden,  fıtraten normal olan kardeşlerimiz arasındaki mizac ve hissiyat farklılıklarından istifade ile, bizi istikametimizden, fıtri hizmetimizden ve daha doğrusu fabrika ayarlarımızdan fersah fersah nasıl uzaklaştırdıklarını, acı içinde seyrediyoruz.

Fıtri çizgiden uzaklaşmamızı yalnızca tembellik, dünyevileşme, enaniyet-rekabet, dikkatsizlik ve korku gibi bildik noksan-eksikliklerimize de veremiyoruz. Dünyamızdaki globalleşme, teknolojinin zındıkaca tahribatta kullanılması, mahrem alanlarımızı da casuslar gibi tarassud eden elektronik medyanın sosyal hayatımıza müdahalesi ve düşmanlarla olan mesafelerimizin kısalması gibi, daha bir çok yeni unsuru da dahil edebiliriz. Bu kaos ve kargaşadan istifade eden NUR’un düşmanlarınca hassasiyetlerimizin törpülenmesi, takvayı elimizden kaçırıp ruhsatlara yöneltilmemiz, hayati prensipleri nurdan çıkarmanın zorluğu ile etrafımızı taklide çalışırken bize yutturulan „yeni icatlar“la az da olsa harama düşmelerimiz, Risale-i Nur’u hayatımızın en önemli meselesi olmaktan çıkarmamız, dünyevileşmede ailelerimizle uğradığımız savrulmalar ile; hakikaten düşmanın içimize sızmasına imkân hazırladık, sebat ve ihlasımızı yer yer kaybettik… Uhuvvet ve muhabbet zedelenince, hayatımızın biricik gayesi olan Nurun kahramanlarınca oluşturulan  şahs-ı maneviyeye olan sadakatimiz de zedelendi. İşte içimize „yeni icatlar“ suretinde sızan bidalar bu deliklerden girdiler: Ticaret hayatımızda banka ve faizin necis telakki edilmemesi (faiz sistemi cihetiyle), evlerimizin sünnet formatından geleneksel formatlara dönüşümü, çocuklarımızı Nur’un tahsilinden (gerek evde ve gerekse medresede) mahrum bırakarak, dünyayı rahat yaşaması için Avrupaî eğitime yönlendirmemiz, tenezzüh ve sayfiyye kültürümüzde İkinci Avrupaca icat edilmiş tuzaklara düşmemiz (deniz, yazlık ve plaj), kendimizin, çocuklarımızın ve mallarımızın bu davaya aidiyetini veya en azından hissesini de unutunca, bidaların inşaa ettikleri tipik yeni bir kimlik çıktı ortaya…

Gelecek yazımızda inşaallah bu çerçevede,  „ÖZE MÜDAHALEYİ“ konuşalım…

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

12 Yorum

  1. Hem bir iç muhasebe, hem de mücahede-i maneviyede bize yardımcı olabilecek bilgileri derli toplu olarak vermişsiniz.Çok hayra vesile olacak bu çalışmadan dolayı yazar ile birlikte sitede emeği geçenlere dua ediyorum.

  2. Tahrip kolay tamir zor maalesef, azami dikkat azami takva ,azami ihlas, herşeyde azimeti takip eden üstadın arkasında gitmek kolay değil. Hakikatlere yapışmak ve bırakmamak yapabileceğimiz başka birşey yok gibi görünüyor şuan.

  3. Tespitler çok güzel. Fakat keşke dile gelen bu hakikatlerin tatbikine bunları dile getirenler ve tüm Nur Talebeleri muvaffak olabilseler. O kadar tuhaf ki, bakıyorsunuz bu düsturlarara riayet etmeyenler; en çok dile getirenler oluyor. İcraat lazım vesselam…

    • M.Said Fakir‘e “Tespitler çok güzel. Fakat keşke dile gelen bu hakikatlerin tatbikine bunları dile getirenler ve tüm Nur Talebeleri muvaffak olabilseler. O kadar tuhaf ki, bakıyorsunuz bu düsturlarara riayet etmeyenler; en çok dile getirenler oluyor.” demişsiniz. Önce hatayı yazılanlarda değil yazanda aramanızdan memnun olduğumu arz ediyorum. Risale-i Nur’da Üstadımız’ın ve Ağabeylerin yürüdükleri istikamete mugayir hatalarımızı efkar-ı amme içinde yüzümüze vurarak bizi mahcub etmediğinizden dolayı teşekkür ediyorum. Fakat özelde yazmaya artık mecbur oldunuz. Çünkü hukuk oluştu. Adresi biliyorsunuz… s.bulut@saidnursi.de Nurlara mugayir ve düzeltmemiz gereken kusurlarımızı yazmadığınız takdirde, Nurlardan iktibas ile bazı prensipleri hatırlatan yazar kardeşlerimizin tesirlerini kırmaya yönelik olarak yorumunuz değerlendirilecektir. Hatalarımızın çok olduğunu biliyoruz… Kardeş kardeşin aynasıdır. Bekliyorum..

      • “Fıtri çizgiden uzaklaşmamızı yalnızca tembellik, dünyevileşme, enaniyet-rekabet, dikkatsizlik ve korku gibi bildik noksan-eksikliklerimize de veremiyoruz. Dünyamızdaki globalleşme, teknolojinin zındıkaca tahribatta kullanılması, mahrem alanlarımızı da casuslar gibi tarassud eden elektronik medyanın sosyal hayatımıza müdahalesi ve düşmanlarla olan mesafelerimizin kısalması gibi, daha bir çok yeni unsuru da dahil edebiliriz. Bu kaos ve kargaşadan istifade eden NUR’un düşmanlarınca hassasiyetlerimizin törpülenmesi, takvayı elimizden kaçırıp ruhsatlara yöneltilmemiz, hayati prensipleri nurdan çıkarmanın zorluğu ile etrafımızı taklide çalışırken bize yutturulan „yeni icatlar“la az da olsa harama düşmelerimiz, Risale-i Nur’u hayatımızın en önemli meselesi olmaktan çıkarmamız, dünyevileşmede ailelerimizle uğradığımız savrulmalar ile; hakikaten düşmanın içimize sızmasına imkân hazırladık, sebat ve ihlasımızı yer yer kaybettik”

        Siz de bunları demişsiniz. Nur’larla iştigal eden bir çok kişiyle hukukunuz oluştu manasına gelir. Her birisi sizden isim isteyebilir bu durumda.
        Nur’lardaki hakikatleri zikretmek başka; Nur Talebelerinin bu vartalara düşmüş olduğunu söylemek başkadır. Yalnızca hakikatler zikredilse, buna kimsenin itirazı olacağını zannetmiyorum.

  4. “Inanmak” tasdik etmektir. Onun yerine; “doğru olduğunu bildikleri halde doğruluğunu ikrar ve tasdik etmediler” şeklindeki bir ifade daha doğru olurdu..
    Çünkü genel hayatta, müşrikler Hz. Peygamberin emin bir kişi olduğunu bildikleri halde, onun Risalet görevi ile tebliğ ettiklerinin doğruluğuna ne inandılar ne de tasdik ve ikrar ettiler. Inanmış olsalardı zaten müşrik olmazlardı..

    • “Sessiz konuşun, Muhammed’in Allah’ı sizi duymasın” diyerek Allah’ın varlığını ve Efendimiz’in (asm) O’nun elçisi olduğunu tasdik etmiş oluyor eb-u cehil. İman tasdikten sonra gelir. Tasdik ettiğini amele dökmektir iman.
      “Dimağda meratib var, birbiriyle mültebis, ahkâmları muhtelif. Evvel tahayyül olur, sonra tasavvur gelir. Sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz’an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir.” Lemaat

  5. İslam alemi büyük bir aile, hem aştı saadet te hemde adil Osmanlı padişahlarında şimdi ki tabirle özeleştiri otokontrol görevi görmüş, şimdi hakikatler adına bu özeleştiri nurcular arasında yapılamadığı için bu noktaya geldi diye düşünüyorum,kendini yazıya muhatap edenlerin gereken girişimde bulunması lazım ki maksat yerini bulsun, duamız o ki herkes bu özeleştirinin içinde yerini bulsun

    • Evet, eksiklerimizi, kusurlarımızı ve yanlışlarımızı tespit edelim ve bunu düzeltmeye çalışalım. Fakat bunu zemininde yapalım. Kol kırılır yen içinde kalır. İnsan ailesini şikayet eder mi başkalarına. Böylesi muhteviyata sahip yazılar Yeni Asya gazetesine gönderilse, yayınlanacak mı acaba? Hiç zannetmiyorum.

  6. Bu makalede önemli olan husus, nurcuların kendilerini otokontrolden geçirmeleri olmalı. Nurcu kusur aramamalı ve muhabbetle istikbale yürümeli. Ta ki nura muhtaç olanlar, arının mütebessim çiçeğe doğru uçtuğu gibi koşsunlar.Zaman kardeşimizin hatasını aramak zamanı değil. Bize yeni bir şevk lazım.

  7. Gerçek ile yüzleşmeye ihtiyacımız vardı hislerimize tercüman oldunuz. Binler teşekkürler

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*