Nurculukta Yeni Döneme Doğru – 12

ÖZ’E MÜDAHALE…

Risale-i Nur talebelerinin „yakın tarihlerindeki müdahalelerinden“, geçen yazılarımızda bahsetmiştik. Bütün hücum ve ihtilallere rağmen, global dinsizlik cereyanları  Risale-i Nur’u Anadolu’nun bağrından bir türlü koparamıyorlar. Kemiyeten kayda değmez bildikleri Nur Talebeleri, özgül ağırlıklarıyla komunist ve masonların planlarını alt-üst etmişlerdi. Bilerek veya bilmeyerek NUR’un karşıtlarına destek olan dinli-dinsiz sivil çalışmalarının  Risale-i Nur karşısındaki mağlubiyetleri, global dinsizlik hareketiyle İslam alemindeki münafık yardımcı cereyanlar, mahiyetini bir türlü anlayamadıkları şu mağlubiyet karşısında dehşet üstüne dehşete kapıldılar. Mesele lokal olmaktan çıkarılıp global enstitülerinde, teknolojinin en son harika unsurlarının yardımıyla yeniden masalara  yatırıldı, çalışma grupları teşkil edildi, plan ve projeler hazırlandı. Kendilerince nurculuğun kozmik odalarına, yani mahrem mahfillerine gireceklerdi. Risale-i Nur’lar „yoğun okuma programlarıyla“, katılımcılarına adeta ezberletilecekti. Zeki ve çalışkan elemanlar üç, altı ve nihayet bilemediniz bir sene boyunca seri  programlarla; “yeni katılımcıları“ elli seneden beri geceli gündüzlü risale-i nur okuyanların seviyelerinin üzerine çıkarılacaktı.  Neden üzerine?… Çünkü bu yeni  nesil gençlik; üniversite mezunu, bilişimde gayet mahir, en modern metodlarla sunumlarda başarılı ve temsilde çok etkili konumlara çıkarılarak, cemaatlerin içinde  bir çok vazife ile görevlendirileceklerdi.

Burada gerçeğe bir ipucu verelim. Nur Talebeliğinin  iç işleyişini, manevi boyutlarını, gizlenemez hissiyatını; sadakat, samimiyet, ihlas, tesanüd, fedakarlık ve sebat gibi özelliklerini tanıyanlar; Nurculuğun çekirdeklerini bozmakla-bilerek veya bilmeyerek- vazifeli bu yeni elemanları deşifre edebiliyorlardı.

Bunları nereden çıkardığımızı soranlara; tüm nur cemaatlerinin, yakın geçmişlerine dönüp  hissiyatın, tarafgirliklerin ve safiyetin labirentine girmeden, son çeyrek asırda olup bitenleri şöyle kuşbakışı seyretmelerini tavsiye ediyoruz.

Bilişim ve komünikasyonun mucizevi inkişafıyla paralel olarak, bu çalışmaların ileri enstitülerde hazırlandığına inanıyoruz. Kuşağımızın; 1960’lardan bu yana takip ettiği, istifade ve istifaze ettiği ve her iştirakinde bu manevi havuzda yıkanarak tazelendiği ders formatlarının nasıl kaybolduğunu hatırlayanımız var mı? Günümüzde bir çok Nur medresesinde her yeni dersin, fıtri ders formatının çerçevesinden – çoğu kez fark edilmeden- bir muallim, bir gazeteci, pazarlamacı veya nurun dışındaki bir mevzuda bilgilendirme  boyutuna taşındığını; iştirakçinin beklediği ilgi, kalbi sıcaklık, alaka, muhabbet, samimiyet ve halavetin kaybolduğunu, 1980 öncesinden gelenler daha şiddetli olarak hissediyorlardır.

Risale-i Nur’dan istifade ile; beynelmilel veya milli kongrelerde tebliğ hazırlayanlar, ahaliye açık mahfillerde konferans verenler veya müsait mekanlarımızda nurdan istifade ile seminer takdim edenler, katiyyen yukardaki manalarla irtibatlanmamalıdırlar. Zira Üstadımızın hayatın merkezindeki konferans ve hitabeleri ile Zübeyir Ağabey başta olmak üzere Risale-i Nur’u tebliğde her kürsüyü kullanan saf-ı evvellerin üslupları da Risalelerde yazılıdır.

Üzerinde çokça durulması lazım gelen bu noktayı başka müdakkik araştırmacılara bırakırken, müşahhas bir örnek ile yanlış anlaşılmaktan kurtulmak istiyorum. Yalnızca; tarım, ziraat ve bilhassa bahçecilikte; modern makinalar, ilaçlar, müdahale edilmiş tohumlar ve geniş imkanlarla daha çok hasılat, verim ve netice yoluna giren modern tarımcıların; hırs damarımızdan  istifade ile yediklerimiz ve içtiklerimizde meydana getirdikleri menfi değişikliklere benzer bir değişimin burada da, yani kalp ve dimağ ve bilgi  dünyamızda da ortaya çıktığını düşünüyorum.

Tarlada bire yüz verim bir  mucizeydi, fakat kimin için?… Zira insan fıtratı ve fizyolojisi bu gıdalara şiddetle itiraz ediyor. Neoliberallerin gayr-ı fıtri yöntemlerle  ürettiklerinin insanların bedeninde zehre dönüştüğünü, ilmi dergilerde  yavaş yavaş okumaya başladık. Kaldı ki; ne eski tadlar, kokular, aromalar ve ne de lezzetler…Fıtratı bozulmuş sebze ve meyveleri gıda niyetine yüksek paralarla pazarlayanların kulakları çınlasın…

İşte buradaki menfi değişimin “nurculuğun özüne de” tatbike çalışıldığına inananlardanım. Talebeliğimizde, okuma programlarında bazen günde iki yüz sayfa kitap  okurduk. Bilişimdeki harika inkişafların fıtrata entegre edilememesiyle, gördüğünüz üzere  gençlerin niyet ve gayretlerine de zarar  geldi. Bir kelime ile hafızlar gibi tüm külliyatı ekranlara, sayfalara ve ders kürsülerine indirenlerin mahfillerinde; „medreselerdeki  manevi  nur eğitimlerinin“ de manasına zarar verdiğini düşünüyorum. Kitapların başında geceli gündüzlü okumalar, müzakereler, lügat ezberlemeler ve sohbetler… Eğitimin ruhu olan temel unsurları, teknoloji  harikalarını kullanan birileri  kaçırmış mıydı?

Bu arada, insanların unutup geçtiği ve tarihin unutamadığı bir başka kesiti de sunalım: Hızlı Kitap Okuma Kursları… Süratli okuma, anlama ve özet çıkarma hastalığının mahiyet ve boyutları, tahlil edilemeden kayboldular. Nurcuların da bu yıkıcı musibetten nasiplendiklerini itiraf edelim. Fıtratın istikametinde yazılan, okunan ve tefekkür edilen Risale-i Nurların; nasıl okunup  anlatılacağını da Bediüzzaman eserlerinde bize gösterdiği halde, felsefenin dehasına kanan bir kısım nurcular, daha fazla okuma, bilgilenme ve ihata etme hırsıyla bu hastalığa kapılıp, cemaatleri uzun süre müşevveş etmişlerdi. Yeni Asya’nın  2002 den sonraki  nüshalarını  incelediğinizde, bu hastalığın bazı unsurlarının ip uçlarıyla karşılaşabilirsiniz. Bazen fıtratı ciddi olarak tahrip eden; Kişisel Gelişim, NLP, Hızlı Okuma ve Özgüven  gibi kurs, proğram ve kitapların tesirlerinin zaman zaman bizde de ortaya çıktığını inkar edemeyiz. Tıpkı Çernobil’in bölge insanlarının fizyolojisindeki tesirleri gibi… Yeni Asya gibi şeffaf olamayan, meşveret yerine  bireylerin müdebbirlikleriyle işleyen  nur cemaatlerinde, bu zararın çok daha büyük olduğunu, oradaki nurcular daha geç fark ettiler.

Hüve nüktesinin bir tefsiri olan komünikasyondaki bu mucizevi inkişaf, fıtratın emrinde ve  haberleşme teknolojisinin  son harikalarını yaratılışımızın hizmetinde kullanıp; melekler gibi yükselerek uçma yerine, ders  kürsülerindeki bazı seminerciler, bizi dehaya bindirmeye çalıştılar.

Fıtrate müdahale ne kadar devam edecekti… Kitap ve kalem; okumak, anlamak, massetmek, düşünmek, anlatmak kadar fıtri şeylerdi. Doğrudur, kitaba ve deftere yazıldığı gibi hava sayfalarına, su, toprak ve ışık sayfalarına da yazı yazılıp okunuyordu. Buna itiraz etmiyoruz. Beslenmede her gün yeni şeyler üretilse de ekmeğin yerini tutacak bir gıda yok, diyoruz. Suyun tahtına oturacak bir meşrubatın olamayacağı gibi… Okumak ve yazmak söz konusu olduğunda da; kitap ve kalemin yerini başka şeylerle doldurmak mümkün  müydü?

Fakat söz konusu gizli  müdahale sürecinde (yalnızca kendi kanaatim) önce kırmızı kitaplara ilişildi. Sonra; bilişime entegre olamayan bizim kuşağımız, kolaylık olsun diye Risalelerdeki bazı dersleri yazıcılardan çıkardıkları beyaz kağıtlara döktüler… Kırmızı kitapların yanında bembeyaz çıktılar… Çok garip gelmişti bana. Bilişimde başarılı ve teknolojiye yatkınların seminervari dersler esnasında, beyaz kağıda ihtiyaçlarının olmadığını biliyorsunuz. Ufacık diz üstü ekranlar ve hatta bir  cep telefonu bile tüm problemleri çözebiliyor. Ders kürsüsündeki mübarek kardeşimizin  bu halleri, uluslararası ilmi kongrelerde, aynı anda Japonya’dan Amerika’ya, sahasının önemli ve heyecanlı problemlerini çözmek üzere bağlanan bir Türk Akademisyenini de tedai ettirebilir, birilerine. Güzel değil mi , diyeceksiniz. Elbette Nurlar, söz konusu platformlarda ilim adamlarınca dünyanın dört bucağında teknolojinin en son modelleriyle anlatılacaktır. Fakat, her hüsün kendi makamında güzeldir. O muhteşem neticeye giden yolun kırmızı kitap, kırmızı çay, samimi ve daracık mekanlardaki öz yapıyı korumak ve kollamaktan geçtiğini bilenlere eyvallahımız var. Kısa zamanda, şu teknoloji ile Risale-i Nurlardaki mevzulara muttali olduktan sonra, nurlardan derlediği bilgileriyle cemaatin düşünce ve yürüyüşünü manipüle etmişleri de hatırlarsınız. Nur derslerimizin yapıldığı mekanlara verdiğimiz „medrese“ isminden rahatsız olanların, dershanelerimizin şekl ü şemailini, kültür evleri ve merkezlerine çevirmeleri gibi… Sonra bu medreselerin serapa sandalyelerle doldurulmaları, bazı yerlerde ayakkabıları çıkarmadan sohbete iştirakleri, ders formatımıza ne kadar zarar vermiş ve istifademize mani olmuştu. Bu cümleleri tenkid ve tartışma niyetiyle yazmıyoruz. Elbette bizim gibi, hastalıkları sebebiyle yerde oturamayanlar için, ders mekanına koltuklar ve çeşitli oturaklar konulacaktı. Sadeliğiyle birlikte ruhaniliklerine de zarar gelen mekanların; ders okuyacak kardeşlerin ihlaslarına, samimiyetlerine ve tevazularına  getirdikleri sıkıntıların acısını, yine eski ile yeninin arasına sıkışıp arafta kalan bizim neslimiz, daha derinden duyuyor gibi…

Nur hizmetlerinin usül, esas, mekan, iç işleyiş ve genel format itibariyle nasıl başladığını ve tekamül ettiğini Üstadımızdan başlayarak, zamanımıza doğru ağabeylerin  pratiklerinden öğrenip geliyoruz. Fıtri Risale-i Nur tarzını bize ders veren kitaplardaki yüzlerce yeri bir araya getiren Zübeyir Gündüzalp ve sonrasındaki fıtri geleneğin muhafazası ve tahribatın tamiri istikametindeki düşüncelerimizi, inşaallah bir sonraki yazıya bırakalım.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

6 Yorum

  1. Allah razı olsun çok güzel konudan bahsetmişsiniz. Elinize, yüreğinize sağlık

  2. İlginç, ince dokunmuş, nezih üsluplu, uyanıklığa sevk edici ve kucaklayıcı bir iç kritik yazısı olmuş.

  3. Bahsettiğiniz,Nurculuğun genleriyle oynama çalışmalarının bir döneminde,slayt ve tepe göz cihazlarıyla ders anlatma seanslarının,bütün yurt sathında dolaşarak şov yapıldığı dönemde,seksen öncesi eski Nur talebelerine,aşağılayıcı bir tabirle,’yen zelandalılar’ demiş,dershanelerin fiziki yapılarınin derhal yenilenmesi ve yerde iki diz üstünde oturarak ders dinlemeyi de yine aşağılayıcı ifadelerle tasvir etmişti. Ben o zaman bu operasyon nerede duracak diye birmiktar geri çekilerek izleme yolunu seçtim. Baktım ki iş kızlı erkekli karma seminerlerin lüks otellere taşındığını esfle, hicranla gördük yaşadık. Onun için bugünlerde yeni bir fıtrata müdâhele operasyonunun masumane bir görüntü altında “müzakereli ders” formatı adı altında,uzun emek ve cehd sarfetmeden,tezkiye-nefs süreçleri yaşayıp, ihlasın bir sırrı olan,’kıymetter bir hakikati muhtaç birisine bildirmek ki, en zararsız bir menfaat ki nefsine bir hodgâmklık gelmemek için başka bir kardeşine o hakikati söyletmek” edebleri massedilmeden müzakereli ders fotmatına giren biri, hele de bahsettiğiniz NLP ve özgüven seminerlerinden geçmişse, o müzakereli ders ortamı, ene savaşlarının yaşandığı harp meydanına dönüveriyor. Buyeni tuzak içinde ayrı birteyakkuz gerekir. Herşeye rağmen,”ruh-u aslî”yi muhafaza nöbetinde vazifeli ihlas kahramanlarını kıyamete kadar hep var edecektir bizi himaye eden ‘İnayet-i hâssa’ ve İmam-ı Ali ve Gavs-ı Azam himayetleri diye sürur-u kalble olup bitenleri ibretle izliyorum. Havf ve telâş yok biiznillâh. Çünki himayet var vesselâm…

  4. Üzerinde çok durulması gereken bir konu geriden gelen çocuklarımıza ffeyiz dolu Risale-i Nur derslerinin yapıldığı mekanları en sağlam şekilde teslim etmemiz hem halen hem kalen iman hakikatlerinin de doğru anlaşılması için en önemli unsurdur sanıyorum. Kur’an doğru anlaşılması için mücadele eden savaşan hazreti Ali’nin vazifesi üstlenmiş bir cemaat bu cemaat her çabamız değerlidir. Her satırını tastikliyorum

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*