Risâle-i Nur´un üslûbu…

Divan edebiyatımızın tatlı, samimî ve selis bir sesi de Galib Dede’dir. Dede ismini mevlevî dergâhındaki hususiyetinden alır. Döneminde o güzel şiirlerini okuyanların bir itirazları vardır. Bu şiirlerde Mesnevî-i Kebîr kokusu var. Rumî’nin sesine benziyor, bu ses, derler. Galib Dede’nin cevabı manidardır: “Çalmışsam mîrî malı çaldım, size ne…”

Rumî ile hemdem olmuş, onda yok olmuş bir çok şairimizde aynı hava, renk, tat ve üslûb hakim olur. Yalnız bizde değil… Farsça yazan tüm edebiyatlarda… Mevlevî aşkı, zevki, düşünce ve duruşu kelimelere sızar, mısralara yayılır ve şiirin her tarafına dağılır. Bu biraz da sevgi meselesidir. Kur’ân’ın ve Resûlullahın birinci sırada eser vermiş bütün talebelerinde durum bundan farklı değildir.

Selef-i Salihîn dediğimiz geçmiş asırların mutlu insanlarının bir çoğunun Kur’ân üslûbuyla konuştuğunu ve Resûlullahın üslûbunda düşündüğünü tarih kitaplarından okuyoruz. Bırakın gece gündüzünü ilme vermiş âlimlerde, sıradan Müslüman kadınlarda da aynı hali müşahade ediyoruz. Bir çok kadın; meramını âyetlerle ifade ediyor. Üslûb olarak Kur’ân, bedevî çadırlarında koyun sağan kadına da hakim olunca, Kur’ân’la konuşmak ve anlaşmak insanlara zevk ve lezzet vermiş. Kur’ân’la inkişaf eden kabiliyetler ifadeye kolaylık getirmiş. Kur’ân’ca konuşma gibi, Kur´ân ehlinin bakışları, yürüyüşleri, tebessümleri ve oturuş kalkışları da farklı bir üslûb olarak ortaya çıkmış. Kur’ân’ın üslûbuna âşık binlerce kişi, duygularını ve fikirlerini Kur’ân’ca beyan etmişler. Bediüzzaman Hz.’lerinin buyurduğu gibi Kur’ân bütün âşıklarının arasında güneş gibi parlayagelmiş.

Bu girizgâha sebep “bedîi üslûb” idi. Doğrudan Kur’ân’dan doğan ve Kur’ân’ı isbat eden, medheden ve müdâfaa eden Risale-i Nur’un üslûbundan bahsetmek istemiştim. Selefin ifadesiyle “Üslûbu’l beyan, aynıyla insan”dır. Fakat üslûb Kur’ânî olunca, Kur’ân’dan doğup ve yine Kur’ân’da kaybolunca lâlettayn insanî üslûbun üstüne çıkıyorsunuz.

Risâle-i Nur’a mensup cümle ve kelimelerin üzerindeki parıltıyı görmemek mümkün değil. Ömrünün bir kısmını bu Kur’ân tefsîrine verenler bilirler ki; kalın kalın sair kitapların arasına karıştırılmış Nur’a mensup cümleler farklı renklerde yazılmışçasına nazarımıza görünür. Onun yalnız kelime ve cümleleri değil; teşbih, istiare, tevil ve tüm hüsn-ü san’atı, onun orijinalliğini, Kur’ân’a mensubiyetini, gariplik ve bedîiliğini okuyana takdim eder.

Risâle-i Nur’dan bir kitabı samimîce eline alan kişi kitabın manevî ikliminde Nur’larla yıkanırken zamanla eriyerek farkına varmadan yeni kalıplara dökülür ve yep yeni bir insan olarak ortaya çıkar. Siz o insanları tıpkı Nur’un kelime ve cümleleri gibi milyonlarca kalabalıkların arasında tanırsınız. Uzaktan uzağa bir bakış yeter size… Kalbinizden doğan bir sıcaklıkla onu takip ettiğinizde yolunuzun bir Risale-i Nur medresesine girdiğini görürsünüz. İster İslâm merkezlerindeki kalabalıklarda, isterse Mekke-Medine mahşerinde… İsterseniz deneyiniz… Yalnızca samîmî bir şekilde Risâle-i Nur’u okumak… Okumak… Isterse bir kitabı, isterse tüm külliyatı. Samimîce ve devamlı…

Gençliğimde Malatya’nın Sürgü beldesinde bir zâtla tanışmıştım. Elinde küçücük bir Risâle ile çıkagelmişti. Âlim mürşidini bulmuş, mütemadiyen o kitabı okurken etrafı bala üşüşen arılarca Nur’a susamışlarla dolmuş. Sonra da bir ders halkası teşekkül etmiş Sürgü’de. Çocukluk-gençlik arasında şahit olduğum bu hadiseye benzer bir başka olayı Mekke-i Mükerreme’de yaşadım. Rahmetli Mustafa Canelli Ağabey ile birlikte bir davet üzerine Güney Afrikalı hacıların oteline gitmiştik. Kapstadtlı bahtiyar Nur talebeleri ülkelerinin hacılarına Risâle-i Nur’u takdim toplantısı düzenlemişlerdi. Bu mutlu insanların Risâle-i Nur’u ilk tanımaları cemaatleşmeleri çok garipti… Bir internet sitesinden elde ettikleri Nur’ları bastırıp aralarında mütemadiyen okumuşlar. Sohbetler evlere sığmayınca genişçe müstakil mekânlara taşınmışlar. Ve haftanın bir kaç gününde bir araya gelip Nur’ları mütalâa ile meşgul oluyorlarmış. Balarısına kim öğretti, balı-peteği. Karıncaya yeraltı saraylarını… İpekböceğine kim öğretti ise kozayı, Kapstadtlı Nur talebelerine de cemaatleşerek Nur’un musluğundan ebediyyet iksirini içmeyi O ilham etmişti. Bu Risâle-i Nur’un üslûbunun edebiyat kalıplarına sığmayacağını göstermiyor mu?

Hacda Malezyalı, Afrikalı, Kanadalı ve İstanbullu Nur talebeleri farklı dilleri konuşurken dikkatimi çeken üslûblarının aynıyyetiydi. Gözbebeklerinden tebessümlerine kadar… Bir eserin yalnızca okuyucusunun dil ve estetiğine değil, tüm hayatına hakimiyetini görmek istiyenler, nümuneleri bol olan bu manzaraları araştırabilirler. Kur’ân mucize ise, her zaman ve zeminde mucizeliğini ispat edecektir. Kur´ân’ın mucizevî üslûbuyla mücadele edemeyip mağlup düşenler, Kur’ân’dan doğan ve serapa Kur’ânı anlatan üslûbların karşısında da mağlup olacaklardır. Batı felsefesi bütün gücüyle bu zamanda Kur’ân’a hücûm ediyor. Müslümanların bile dünyalarının yüzde yetmişini işgal etmiş durumda. Konuşmalarından kahkahalarına kadar. Jest ve mimiklerinden gerdan kırışlarına. Dudaklarındaki belirli-belirsiz musîkiden tüm çizgilerine… Ama, Kur’ân mucize, Kur’ân’ın elimizdeki tefsiri mucizeye mazhar olduktan sonra Deccalın dünyevî mesajını yerin dibine geçirmeye engel ne var…

Yalnız Risâle-i Nur’u okuyabilmek için Deccaliyetin pis nefesleriyle zehirlenmiş atmosferin birazcık dışına çıkmak lâzım. Şeytanî gümbürtü, farfara cilve ve cümbüşünden birazcık uzak bir köşede kitabımızı elimize almamız gerekiyor. Bir kere değil… Doyuncaya kadar. Dünyamız berraklaşıp etrafımızdaki köreltici dumanlar dağılıncaya kadar. Kulaklarımız lahûti musîkilerin nağmelerini yakalayıp, sefih Avrupa’nın tam tam´larından kurtuluncaya kadar.

Risâle- i Nur’un üslûbunun sınırlarını kelimeler çizemiyor. O, sınırları olmayan cennetî bir âlemi okuyucusuna sunarken; kelimeler, deyimler ve cümleler onunla bir başka ruha bürünüyorlar. Görünmüyor, fakat tesirini sevdalısının hayatının tüm ayrıntılarında herkese aksettiriyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*