Tek tip eğitim ya da at gözlüğü

Okullardan şair, yazar yetişiyor mu; yetişmiyor! Mimar ve saire de… Sanat, hayatı her ân yeniden anlamanın yollarını kor önümüze. Bu olmayınca sıradanlık sırada demektir.

Bu sıralardan şair, yazar, bestekâr çıkmaması değil; çıkması anormal olur/du. Zira sanatın hammaddesi hürriyettir. Bizde bir türlü olamayan işte bu hammaddedir.

Hürriyetin olmadığı yerde her şey aynı mı oluyor! Meselâ birbirine benzemesi şart mı evlerin, okulların!

Mevsimler gelip geçiyor ve hiçbiri ötekine benzemiyor. Biz, bu ne kadar benziyoruz birbirimize! Aynı tip okullardan çıktığımız ne kadar belli! Tanpınar, aynı elden çıkmış testilere benzetiyor bizi o uzun Zaman Kırıntıları şiirinde.

Okulların tek tipli tezgâhında d/okunduk geliyoruz; o kadar aynıyız ki…

“O, senin düşüncen!” gibi çıkışlarımız da bir tuhaf…

Bizim adımıza birileri düşünüyorsa… bu eğitim öğretim niye ki! Neydi o deyim: “At gözlüğü…”

Abi, be: “At, gözlüğü!”

Şunu da diyeyim: Kitap yazan bir öğretmenle kitaba uzak olanı aynı sayılıyor ve aynı parayı alıyor. Böyle de bir şey olur mu?

*

Eğitimi konuşan da pek yok ki. Asgari ücret; azami bina… Soğuk bir dünya… Gündemde kitap yok, insan yok. Dedikodu dersen çok… Bakışlar, kelimeler sert… Gündemde yaşamak yok. [Ölü Hayatlar Tiyatrosu…]

*

Türkçe dersi mecburî; Türkçe öğretemiyoruz. Din dersi mecburî; Allah’ı anlatamıyoruz. Matematik, İngilizce ve saire bir o kadar “mecburî” ders var; sonuç dünya sonunculuğu… Ne yapıyoruz? Zorla bir şeyin sevdirildiği nerde görülmüş! Başarısızlıklarımıza gözlerimizi kapatarak nereye böyle? [Hakikate sırt dönmek ne acı!]

Sür-git bu sıkıntılara okullardan adam yetişmiyorsa bu masraf niye diye sorarlarsa!

Dört, artı, dört, artı, dört. Dert, artı, dert, artı, dert. Yok mu artıran? Satıyorum, saaat… tım! Eğitim kör kötürüm… Eğitim öksürüklü, kanser, astım…

Bir öğretmen yılların tecrübesiyle derse giriyor, kitabı sevdiriyor; öteki daha yeni; ne yapacağını da pek bilmiyor!

Kitaplara “yatırım” yapmış araştıran, yazan, çizen… özel ödenek almalı değil mi! Nerdee!

Eğitimi dünyada en iyi “Finlandiya” olmadığımıza göre; yüz kişiye bir kitap düşen Türkiye’yiz! Eee, ne olacak? İki ihtimal var: Ya böyle gidecek ya da…

*

Millî Eğitim öğrenciye ve hattâ öğretmene -dağıtabiliyorsa- kelime dağıtsın. Kelimesi, kalemi olan çok az da ondan. Durup durup “yönetmelik” çıkarmakla eğitim, eğitilemiyor! Göstermelik şeylerden ne çıkar ki… [Tarla verim için ekilir.]

İlköğretimi aynı! Ortaöğretimi aynı! Üniversitesi de mi? Okuyanlar bilir ki… aynı!

Evleri, şehirleri, sokakları… isimlerine varıncaya kadar… aynı! En fazla iki renk: Siyah ve beyaz!

[Geçenlerde rüyamda, “demokrasiiii!” diye çığlıklanmıştım da… Belki bir ilgisi olabilir! Bu yazıyı da her gün aynı rüyayı yaşayanlar yorumlayamaz elbet!]

*

Viyana’da yirmi saat derse giren öğretmen, kırk saat ücret alıyormuş! Niye? Bu dersin bir de öncesi/sonrası [hazırlanışı/yorgunluğu] var diye… Kim doğru yapıyor?

Okullar baştan sona gözden geçirilsin; okul var da eğitim yok; olsa gözükür, duyulur; Almanya, Japonya olunur, falan…

Kişinin kabiliyetine, üretimine adam gibi kıymet değer biçilsin. İlle de diploma vereceğiz olmasın; istekliler okusun. Neticeler aynıysa; sistemi değiştirelim.Hem Japonya değiliz hem kendimiz değiliz; nerdeyiz?

Aynı yanlışları tekrar etme mecburiyetimiz mi var ki aynı yanlışlar yine ve yeni şekliyle karşımıza çıkar!

*

Eskiden imtihan yapılırdı; şimdi yarış atı gibi “sınav…” Gereksiz yere; talebe, veli, öğretmen -sözüm ona- “sınav” stresine giriyor. Ne gerek var! Herkesin bir kabiliyeti var. Ona göre tertibini, tedbirini alırsın. Herkese bir iş var bu ülkede.

150-200 aile dışındakilerin de bu ülkenin -gailesi/yükü değil- ailesi olduğu düşünülsün; iş işten geçmeden! [Devlet bi’ babalık yapsın, ha! Evlatları terk-i diyar etmesin.]

*

Mecburi eğitim olmaz gibime geliyor; hem de ömrün yarısı… Niye olmaz, diye de sorulmasın, canım! Demokrasilerde konuşa tartışa olur böyle şeyler. Ötesi krallığa girer. Bak! Çocuk on iki yılda, on iki kitap okumadan diploma alıyor. Sorun bakalım: “İnsan nedir, sen kimsin?” diye; cevabı ne olacak!

Okulların… “okutulması” gerektiğini -her iki anlamda- kabullensek iyi olacak.

Müfredat… Nerdeyse tamamen “teferruat…” Okullarda her şey var; eğitim dışında… Kitaptaki bilgiler bir de aynen öğrenciye yazdırılıyor. Bol bol malumat… Soru çok; bir tek sorgulama yok! Devlet, verdiği diplomayı yetersiz bulduğu için bir de “kepesese” denilen ucube imtihan yapıyor. Bunun adına açmaz derler, çıkmaz derler, kokmaz bulaşmaz şeyler derler.

Öğrencilerin kendilerini anlatacak kadar kelime hazinesi yok; hâlâ “müfredat” diyorlar; ister gül ister ağla! Öğretmen yetiştiren okullar yok! Böyle bir komedi varken… ciddî ne olabilir ki… Üstelik maarif, terbiye gibi kavramla/mefhumla değil; “vizyon” denilen tırmalayan bir kelimeyle…

*

Okuyor musun, diyorum. Falan lise, üniversite diyor. Bir kitap adı veren çok çıkmıyor.

*

Doktor yanlış ilaç verince bedenimiz; öğretmen verince ruhumuz yaralanıyor ve belki ölüyor! Birini görüyoruz; öbürüne körüz… Bu gafletten öte tegafül…

Yanlış doktor kişinin dünya hayatını; yanlış öğretmen sonsuzluğunu çalıyor.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*