Yeni Asya ve 15-20 Temmuz süreci

15 Temmuz büyük bir fitne idi.

Toplumun geniş katmanları arasına çok büyük bir fitne ve kargaşa sokuldu bu yolla.

Bilhassa dini hizmet grupları çok sıkıntı çektiler.

Yeni Asya camiası da payını aldı bu sıkıntıdan.

Hala da devam ediyor, tam olarak aşılabilmiş değil.

Çünkü iki kesim kardeşler yangına körükle gidiyor.

Birisi:

Tuti kuşları gibi, 15-20 Temmuz süreci diye tekrar ede ede, mağduriyet diye diye ısrarla meseleyi gündemde tutmak istiyor…

Adeta 15-20 Temmuz davaları olmuş…

Bunlar ifrat ediyorlar…

Diğerleri ise: Bu kadar haksız ve hukuksuz durumu görmezden gelip mağduriyet diye bir şey yok deyip, “hatta bazıları hak ettiler” mantığı ile meseleyi ters yüz ediyorlar.

Bunlar da tefrit ediyorlar…

Her iki kesimin de davranış şekli aşırı.

Hatta birbirini tahrik eder mahiyette.

Bu durum da camiamıza zarar veriyor.

Peki bu işin bir orta yolu yok mu?

Elbette ki var.

Üstadın bazı hadiseler karşısındaki davranış şekline bakarak, bir vasat noktada buluşmak pekala mümkün.

Çünkü Üstad Bediüzzaman her zaman davasını ön planda tutmuş.

Dünyevi en dehşetli olaylar karşısında bile…

İşte İkinci Dünya Savaşı…

Zamanında en dehşetli bir olay olmasına rağmen dönüp bakmamış.

4. Meseleyi hatırlayınız…

Üstad o dehşetli savaşta ölen masumlara ve çocuklara acımamış mı dersiniz?

Elbette ki hem acımış ve hem de üzülmüş.

Ama bu acıması ve üzülmesi hiçbir zaman davasının önüne geçmemiş.

Her şart ve durumda iman ve Kuran davası hep en öncelikli meselesi olmuş.

Çünkü kainatta iman ve Kuran davasından daha değerli bir şey yok ki…

Nur talebelerinin de en önemli davası işte bu.

Dersim olaylarında da benzer bir tavır görüyoruz.

O meşum olayda binlerce insan ve kadın, çoluk çocuk perişan olmuş, mağaralara doldurulan insanlar canlı canlı ölüme terk edilmiş.

Şimdi bu duruma Üstad hiç üzülmemiş mi?

Elbette ki üzülmüş ve çok müteessir olmuş. Masumlara gelen bu zulüm karşısında ağladığı da olmuş.

Demek ki üzülmek, acımak, müteessir olmak ayrı bir şey.

Kendi davasını ön planda tutmak daha ayrı bir şey.

İşte Üstad da her hal ve şartta kendi davasını en önde tutmuş.

Bize düşen de bu yolda giderek kendi davamızı en önde tutmaktır.

Davamıza ve iç bünyemize zarar verecek davranışlardan uzak durmaktır.

Kesin haklı olduğumuz bir konuda bile temkinli davranmaktır.

Çünkü çok zor bir süreçten geçiyoruz.

Peki, mazlum ve masumların hakkını ve hukukunu hiç savunmayacak mıyız?

Elbette ki savunacağız.

Ama bu savunma şekli bir davaya dönüşmeyecek.

Ya da bizim davamızın önüne geçmeyecek.

Şimdi siz mağduriyet diye diye kendi kardeşlerinizin hak ve hukukunu göz ardı ederseniz o zaman kendi iç bünyenizde mağduriyetler oluşturmuş olmaz mısınız?

Evet, biraz dikkat ve biraz temkin.

Biraz daha dikkatle Nurları okumak…

“Her söylediğin hak olsun, ama her hakkı söylemek senin hakkın değil” diyen Üstadın tavsiyelerine daha sıkı sarılmak.

“Her kişi kendi mesleğinin muhabbeti ile hareket etsin, diğer mesleklerin ne muhabbeti ne de tenkidi sizi ilgilendirmesin” diye bizi ikaz eden İhlas risalelerini daha dikkatle okuyup hayatımızın merkezine yerleştirmek.

Benzer konuda makaleler:

7 Comments

  1. Evet, ifrat ve tefritten uzak, bir orta yol bulmak mümkün. Mağdur savunurken, bunun zemini mahkemelerdir. camiada ve cemaatte fikir ayrılıklarına sebep olacak yayınlardan bugüne kadar kimse fayda görmedi. Üstelik beraberliğimize zarar verdi.
    Bu düşüncelerinize katılıyorum. İman davası her türlü siyasetin üstündedir. Cemiyetin manevi mimarları olması gerekenler manevi dertlere çare olmalı.

  2. Herkesin anlayacağı gibi tane tane yazmışsın kardeşim, yıllardır takip ettiğim güzide yazarlardansınız. Kaleminize kuvvet!

  3. hic bu acidan bakmamistim. üstadin hayatindan örnekler ile süslenmis bu güzel yazi ufkumuzu acti. tesekkürler

  4. İşte bu! Allah razı olsun abim. Üstadımızada Rabbim rahmet eylesin. Yazdıklarınıza katılıyorum.

  5. Bu yazıya geç bile kaldık, nihayet biri de çıkıp söyledi. Kaleminize sağlık

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*