Yeni Türkiye´nin hipnozyası üzerine

Doğu veya Batı

Bu yazımızda hem Türkiye, hem “yeni Türkiye” ve hem de “hipnoz” kelimesinin altını doldurmamız lazımdı. Coğrafyamızın içinde bulunduğu dünyadaki  baş döndürücü süratli gelişmeler ve insanlarımızın elektronik medya üzerinden magazinleştirilmeleri, her yazıda bazı temel bilgileri yeterlice vermemizi maalesef zorlaştırıyor.

Yeni Türkiye’yi sloganlaştıranlar, eski Türkiye’nin  nereye gittiğini söylemiyorlar, bize… Belki de maziden ve eskilerden kurtulmak isteyen bir yaklaşımdır, bu  yeni Türkiye…Devrimciliği tedai ettiren ve ülkeyi  gönlündeki yeni mintanlara  hazırlayan bir yaklaşım. Tıpkı yeni muhafazakar, yeni liberal ve yeni Osmanlılar gibi.

Yeni hipnozyaya gelince… Evvela “hipnoz” kelimesini ehl-i tıbb  belki bir çerçevede pozitif olarak telakki etse de, Bediüzzaman’ın iptal-i his, tenvim vb. ifadelerle buyurdukları manaların dünyamızdaki renkleri pek sevimli değiller. Hele mesele düşünmeye, düşünce  melekesine ,dolayısıyla fikre müdahale olunca, elbette bizdeki  manası menfi olacaktı. Bu yazımızda hipnoz araç ve gereçleri üzerinde fazla durmayacağım. Komünikasyonun ileri teknolojisini  yakından takip edemediğimden, elbette bizi aşıyor, bu mesele. Ayrıca hipnozun metodlarını- bu sahadaki  tahsile yeterli olamadığından- anlatamayacağım. Yalnızca küresel cereyanların, lokal ve global düzeylerde toplumsal hipnozlarda kullandıkları konular üzerinde durmak istiyorum. Bilhassa bu hakim sınıfların irtibat kurdukları siyasetçiler aracılığıyla, devletlerin milli politikalarında kullandıkları bazı genel hususular dikkatimizi çekiyor.

Önce şu hususun altını çizelim: Türkiye siyasetini ilgilendiren konuların senaryoları ve hadiselerin dizaynları, tamamen batıdaki enstitülerde hazırlanıyor. Büyük projelerin içine monte edilmiş bu entegreli hadiseleri, dünya çapındaki olaylardan bağımsızca değerlendirdiğimizde, Kemalistlerin hazırladığı ve siyasal İslamcılara uygulattığı aktüel labirentlerin içine düşer, kayboluruz. Mesela bundan çeyrek asır önce uygulanan liberal politikalarla milletlerin milli değerlerine hücum edildi ve dünyanın, tek bir illet ve devletten ibaretmiş telakkisi medya ile propaganda edilirken, diğer taraftan aynı kaynaklarca “bayrak furyası” başlatıldı. İstanbul başta olmak üzere, Türkiye’nin dikkati çeken fiziki noktalarına devasa bayraklar dikildi. O zamanın büyük gazetelerinden, Hürriyet’teki meşhur din karşıtı yazarların köşe yazılarında minarelere ve camilere bayrak asılması telkin ediliyordu. Bu bir global süreçti. Almanya’da PEGİDA’yı netice olarak AfD’yi doğuracaktı. Bu dalga ile İngiltere AB’den uçacaktı. Hatta İtalya’nın yeni partileri ve güçlerini kaybetmiş klasik siyasi geleneği de, bu hareketten gelecekti.

Şimdi Türkiye’de, 1910’ların  Türkçülüğünü ve Turancılığını yapan siyasal İslamcı bir partinin varlığını garipseyenler, milliyetçiliğe eski Bolşeviklerin de(ulusalcı) sahip çıkartıldıklarını da  görünce , o meşhur hipnozya sayesinde artık şaşırmıyorlar ve normal karşılıyorlar, değil mi?Dincilere düşmanlık eden yazarlarımız bayrağı minarelerden ve kubbelerden dalgalandırmamızı istiyordu, hükümetimiz ise onu ,minber ve mihraplara kadar taşıdı.

Yeni hipnozyanın hissettirmeden, 20. Yüzyılın başlarındaki sınıf çatışmalarına benzer bir kaos ortamı hazırladığını milletimiz göremiyor. İpini koparmış tüketim canavarı, çarşı Pazar demeden ahaliyi pençesine toplarken, aynı canavarın ipini tutan global gücün ücretleri kısmalarına ne dersiniz? Devletlerdeki  devasa imarlar, binalar ve güya umuma bakan büyük yatırımlara karşın(bu yatırımların halkın temel ihtiyaçlarına hiç faydası yok), devletin halkından esirgediği sosyal yardımlar. Temel ihtiyacını temin için başta bankalar olmak üzere tüccarlara manen köle olan milletin gizli bir güç tarafından isyan ve  çatışma çizgisine yaklaştırıldığını kimse inkar edemiyor. Bütün bu politikalarla sınıf çatışması ortamını hazırlayanlar,  ellerindeki dev imkanlarla suni gündemler çerçevesinde milleti hipnoz edenlerin Marksist Kapitalist olduklarını,  dünya milletleri nereden bilsinler  ki…

Mevzu bu noktaya gelmişken, Bediüzzaman’ın tesbit ettiği insanlığın beşinci devresine(vahşet, kölelik, esirlik,ücretlilik ve malikiyet) girilmesini engelleyen perde arkasındaki dinsiz kapitalist programcılara da değinelim. Bundan  otuz- kırk  sene önce,insanlığın istikbali üzerinde kafa yoranlar, işçilerin fabrikalara ortak ve emekçilerin de emekleri nisbetinde sermayenin kârından istifade ile bir çok sosyal yaranın iyileşeceğini düşünüyorlardı. Fakat 1980’lerde dünyanın dört bir yanında harekete geçen demokrasi düşmanı neoliberaller, yeni yeni programlarla bu güzel sürecin önünü kestiler. Taşeron firmalar, globalleşme bahanesiyle   ücretlerin kırpılması, rekabet ortamında sermayenin belli merkezlerde toplatılması ve canavarlaşan bankalarla hem “malikiyet” dönemine insanlığın geçişi engellendi ve hem de demokrasi dünyanın her yerinde duraklatıldı. Hatta Amerika ve Türkiye’de geriledi. İşin en acı tarafı, bu programı uygulayanları ne halk yargılayabildi, ne de tarih. Hipnozun dehşetini, bu insanlığın yüz karası siyasetçilerin  mahiyetlerinin bilinmemesiyle, ağır bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz.

Türkiye hipnozyasını idare edenlerin Türkiye’de olmadıklarına inanıyoruz. Şuurluca veya şuursuzca  alet olanların hikayesini hepimiz az çok biliyoruz. Hipnoz yalnızca iç politikanın icraatlarında uygulanmıyor, dış politikada da hipnozun düğmeleri Batı’da. Şayet birileri senaryoyu bir bütün olarak ele almasaydı, Türkiye  güney sınırlarında bunca sıkıntı ve masrafa girmeyecekti. Ülkemiz BM’nin kararlarına saygılı bir şekilde dış politikalarını takip edecekti. Ve biz bunca yanlıştan meydana gelmiş zulüm ve vahşetten sonra, Suriye halkına acıyarak hükümetiyle masaya oturup yaralarını sarma sürecine başlayacaktık. Fakat gördüğünüz gibi, bütün bu siyasetlerin oluşturulmasında ve tatbikinde Batı’ya bağlı olduğumuz gibi, hipnozda da Avrupa ve Amerika’daki hipnozcuların labirentlerinde fevkalade sıkıntılı dönemler yaşıyoruz. Bu konuya inşallah devam edeceğiz.

image_pdf

BENZER KONUDA MAKALELER:

Şükrü Bulut

Almanya İslam Konseyi Din Şurası Sözcüsü / Eğitimci – Yazar

7 Yorum

  1. Evet Demirel olsaydi, fitneyi kaynatirlardi,deveyi pire yapar ve demokratlari yerin dibine batirirlardi.

  2. ‘Hipnozun dehşetini, bu insanlığın yüz karası siyasetçilerin mahiyetlerinin bilinmemesiyle, ağır bir şekilde yaşamaya devam ediyoruz.’Öyle ya derdi veren dermanı da verir.öyle sanıyorum ki hipnozun tesiri kaybolduğunda en çok sıkıntıyı bu siyasetçiler yaşayacak.Belki de yaptıkları zulümlere dayanamayıp kendilerini intihar edecekler.Ya da nefsin firavniyeti altına insanlıkları çoktan ölmüşmüdür

  3. Yeni Türkiye söylemden ibaret ama avam kesiminde hiç okumayan sadece tv leri izleyenlerce kabul gördü ve bir iktidarı savunma aracı oldu.Şuna benzetebiliriz.geçmişi olan ve yıllarca istikrarlı bir şekilde devam eden bir müessesede çalışan elemanlardan birinin bu müesseseden ayrılıp yeni …müessese , öz müessese adı altında bir müessese kurması gibi…Ama bu işler o kadar olamayınca eski geldiği yere sürekli eleştiri yapması gibi.

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*