Hafızadaki Levh-i Mahfuz

Risale-i Nurda sıklıkla tekrar edilen önemli bir hakikat, “insanın kainatın meyvesi olduğu” hakikatidir. İnsanın maddi yapısı bu hakikate şahitlik eder. Çünkü maddi yapımız tamamen kainattaki mevcut maddi yapının küçük bir özeti hükmündedir. Yani mevcudat içinde ne kadar madde var ise insanda da aynısı vardır. Hidrojen, azot, oksijen, kalsiyum vs…

Maddi yapı yanında manevi yapımız da kainattaki manevi yapıların küçük bir misalidir. Ruhumuz ruhlar aleminden, hayalimiz misal aleminden, hafızamız ise büyük kayıt merkezlerinden haber verir ve onların varlığına işaret eder.

Bu husus Nurlarda şöyle ifade edilmiş:

“Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük numunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hafıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak bir büyük kütüphane kadar, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları olan âlem-i misal ile levh-i mahfuzdur. (Emirdağ Lahikası, s. 333)”

İfadeye göre iki azim hakikat olan Levh-i Mahfuz ve misal aleminin iki küçük numunesi insandaki hayal ve hafıza hakikatidir.

Peki ifadede geçen “küçücük numune” kavramını nasıl anlamalıyız?

Yani “küçücük” kelimesi nasıl bir küçüklüğü ifade etmekte?

Bu suallere verilebilecek ilk cevap günümüz teknolojisine göre olacaktır.

Şöyle ki:

Şimdi elimizde küçük bilgisayarlar var. Bu bilgisayarlar büyük serverlere bağlı bir ağ ortamında olsun. Elimizdeki bilgisayarın hafıza ve kayıt kapasitesi ortalama 1TB ise, serverdeki kayıt merkezinin kapasitesi ise 1000 TB ve daha fazla olacaktır. Şimdi, ana kayıt merkezini Levh-i Mafuz olarak kabul edersek, evlerimizdeki küçük bilgisayarları da hafıza kayıtlarımız olarak kabul edebiliriz. İşte o zaman evlerimizdeki bilgisayarlar serverin küçücük bir numunesi olabilir.

Benzer tarzda Levhi Mahfuza kainatın ana kayıt merkezi, yani kapasitesi devasa olan ve bütün kainatın bilgilerini ihtiva eden bir kayıt merkezi olarak bakarsak, insan hafızası da o büyük kayıt merkezinin küçücük bir numunesi olabilir. İşte akla gelen “küçücük numune” tabirinin bir açıklaması bu.

Peki bu tanım yeterli mi?

Elbette ki değil. Şayet meseleye bir de son yılların popüler teorisi olan Hologram tekniği açısından bakarsak çok daha farklı bir tanım ortaya çıkar.

Öncelikle Hologram nedir?

Hologram en şiddetli ışık olan lazer teknolojisi ile elde edilen üç boyutlu bir görüntüleme tekniğidir. Yani elinizde bir elma var ise bu elmanın normal bir dijital makine ile resmini çektiğiniz zaman sadece iki boyutlu bir görüntüsünü elde edersiniz. Hologram tekniğinde ise üç boyutlu bir elma görüntüsü elinizde olur. Bu teknik ile elma görüntüsünü yarıya bölerseniz elinizde yine iki adet üç boyutlu elma görüntüsünü bulursunuz. Bu üç boyutlu resmi ne kadar bölerseniz bölün, yüz, bin, milyar ve daha fazla, bölünen her görüntü küçülür ama elmanın üç boyutlu özelliğini tam olarak içinde barındırmaya devam eder.

Kainat da bir holografik yapıda ise ki, bu konuda çok ciddi görüşler var, o zaman insan da bu büyük holografik yapının küçük bir örneğidir. Bu noktadan yola çıkarsak Levh-i Mahfuz-u Azam holografik bir yapıda ve holografik bir kayıt merkezi misalinde ise, o zaman insandaki hafıza da holografik bir yapıda demektir.

İşte o zaman şöyle bir hakikat ortaya çıkıyor: Nasıl ki insan kainatın küçük bir misalidir, yani kainattaki holografik bir yapının tüm özelliklerini içinde barındıran bir yapıya sahiptir. Aynı şekilde insan hafızası da Levh-i Mahfuzun belki milyar, milyarda biri küçüklüğünde, fakat holografik olarak tam bir Levh-i Mahfuzu içinde barındıran, Levh-i Mahfuzdaki tüm bilgiyi ihtiva eden bir yapıdadır.

Yani insan hafızası Levh-i Mahfuzun tüm kayıt ve özelliklerini ihtiva eden küçük bir holografik kayıt merkezidir. Şayet insan kendindeki bu kayıt merkezinin içine dalabilse ve giriş şifrelerini çözebilse kendinde bulunan bu holografik yapıdaki tüm bilgilere ulaşabilir. Nasıl ki evliya misali bazı zatlar hayal aleminde alem-i misale girerek yüzlerce bilgiye ulaşabiliyor, aynen öyle de hafızasından hareket ederek Levh-i Mahfuzun kayıtlarına da ulaşabilir. Her insanda bu yetenek potansiyel olarak mevcut iken, ancak bazıları bu potansiyeli harekete geçirmeye muvaffak olurlar.

Bu husus da Nurlarda şöyle ifade edilmiş:

“Hadis-i şerifte vârit olmuştur ki, “Bazan belâ nâzil oluyor; gelirken karşısına sadaka çıkar, geri çevirir.”1 Şu hadisin sırrı gösteriyor ki, mukadderat, bazı şerâitle vukua gelirken geri kalır. Demek, ehl-i keşfin muttali olduğu mukadderat mutlak olmadığını, belki bazı şerâitle mukayyet bulunduğunu ve o şerâitin vuku bulmamasıyla o hâdise de vukua gelmiyor. Fakat o hâdise, ecel-i muallâk gibi, Levh-i Ezelînin bir nevi defteri hükmünde olan Levh-i Mahv-İsbatta mukadder olarak yazılmıştır.2 Gayet nadir olarak Levh-i Ezelîye kadar keşif çıkar. Ekseri oraya çıkamıyor. (Lemalar, s. 184)

Demek ki her küçüğe küçük deyip geçmemek lazım. Öyle küçükler var ki, bir çok büyüğü içinde barındırmakta. İnsanın küçücük hafızası da derinlemesine koca bir Levh-i Mahfuzu içinde barındırmakla bu hakikate işaret etmekte.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*