Oruçlu kafalar

Üstad Bediüzzaman’ın kardeşi Abdülmecid Nursî bir Risalenin tercümesini yaparken bizi şöyle bir haşiyeye götürür:

“Bu gibi şifrelerin anahtarı bende yoktur ki açayım. Maahâzâ, oruçlu bir kafa, ne o şifreleri açabilir ve o darbları yapabilir. Kusura bakmayınız, bu kadarı da, ancak müellifinin mânevî yardımıyla ve Leyle-i Kadrin bereketiyle ve Mevlânâ’nın komşuluğundan istifade ile yapabildim.”

Ramazan Risalesinde geçen şu cümle tam da oruçlu bir kafayı tarif eder:

“Ve o orucun ekmeli ise; mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbî, hayalî, fikrî gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır.”

Gazetemiz ise; çalışanıyla, yazanıyla, okuyup okutanıyla ve bilumum yayınlarıyla oruçlu kafalara hitap eder, oruçsuzları da oruca dâvet eder.

Evet, hayatın hakikî mânasını idrak eden, ömrünü Hayy-ı Bâki’nin yolunda sarfeden, dünyanın ahirete bakmayan fani yüzünün oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bilen, vakit hitama erince ölümün yüzüne gülen bir mü’min için hayat; imsak ile iftar arası gibidir. Ramazan’da belli bir süre içinde helâl olan yeme içmeden ve bazı muamelelerden kendini alıkoyduğu gibi, sair zamanlarda da günah ve haramlara karşı oruç tutar, kabir ile iftar açar, imtihan ve yasakların olmadığı saadet âlemine göçer.

Biz; Nur’un dünyaya yayılan geniş dairesinin kemale ermesini ve İttihad-ı İslâm’ı netice vermesini isterken, Nur şeceresinin kökünü yeşil tutma gayretiyle Yeni Asya ekolüne teveccüh göstermişsek; bunun ilk adımı ruhen taleptir. Sonra aklen kabul ve kalben tasdik ettikten sonra amelen tatbikte omuz omuza vermeli.

Büyük bir camianın en küçük efradından olabilmek büyük bir şereftir. Bu camia içinde hasbelkader üzerinize tevdi edilen vazifeler; mevki, makam yahut unvanlar olabilir. Bunların hiçbirisi ne asıldır, ne de ayrıcalık vesilesidir. Her zaman aynı ve belli şahıslara münhasır bırakılması, hem camianın hem de şahısların lehine olmaz.

İman ve Kur’ân hakikatlarından istifademiz hususunda nefsimize ders olan şahsî okumalarımıza yahut cemaat içinde nefsimize dinletmelerimize, şeytan ve nefisten başka kimin itirazı olabilir ki.

Her vazifede “teşrik-i mesai ve taksim-ül a’mal” düsturu esas alınmalı. Omuzlarında yük taşıyanların yükü hafifletilmeli. El atılmalı, omuz verilmeli. Yükün altındakiler, uzatılan yeni ellere, verilen omuzlara memnuniyetle mukabele ederler.

Tıpkı omuzlarda cenaze taşınmasında olduğu gibi. Herkes tabutun altına girmek ve omuz vermek için fırsat kolluyor. Biri yorulmadan öbürüne devrediyor.

Kudreti ve gınası sonsuz olan Rabbine kulun ilticası, kulca olmalı. Aczini ve fakrını şefaatçi ederek O’na iltica etmeli… Bütün başka sebeplerden nazarını çekip, sebeplerin de yaratıcısı olan O’na dönmeli, O’ndan istemeli…

Kimsesizliğini itiraf ederek…

Bütün başka kimselerden vazgeçerek, O’nun huzurunda başkalarından medet ummanın edepsizliğini idrak ederek olmalı.

İşte buyurun hep beraber O’nun huzurunda O’na el açıp bir duâ yapalım ki, o duânın kabulüyle sonsuzluğun saadet anahtarları avucumuza düşsün.

Ya Rab! Haksızlık ettirme bize! Haksızlığa uğratma bizi! Amin!

Oruçlu kalemimizden saçılan kelimeler şimdilik bu kadar. Ramazan-ı Şerifin hayır ve bereketi üzerinize olsun.

image_pdf
Mikail Yaprak

Eğitimci – Şair – Yazar

BENZER KONUDA MAKALELER:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*