Harlem’de mescid var mı?

Bundan kırk sene kadar önce ABD’ye hizmet için giden rahmetli Ali Uçar ve arkadaşları, gece vakti bilmeden Harlem’e girerler. Meğer o yıllarda zenci-beyaz mücadelesinden dolayı Harlem’e, gece bir beyaz girerse kolay kolay sağ çıkamazmış. Onlar, gece Harlem’e girince, arabalarının durduğu bir yerde, zenciler, üçer-beşer arabanın etrafını sarmışlar. Tabiî çok zekî olan Ali Uçar, hemen vaziyeti anlayıp, çok da güzel olan İngilizcesi ile onlara “Buralarda bir mescid var mı, mescid arıyoruz?” deyince, içlerinden birçoğu da Müslüman olan zenciler, hemen onlara sahip çıkıp, bir mescide götürmüşler, sabaha kadar orada sohbet etmişler. Rahmetli Ali Uçar orada onlara, Üstad’dan, Risale-i Nurlardan anlatmış.

Amerika, Amerika…

Birçok kişinin hayâl edip gitmek istediği memleket. Dünyanın en büyük ve en güçlü devleti olduğunu pompalaması dolayısıyla, insanlar buraya gitmeye çalışıyor. Maalesef, çocukluğumuzda okuduğumuz Tommiks, Texas gibi kitaplarla, o yaşlarda, Amerika muhibbi yapılmıştık. Bütün okul hayatımızda da, Amerika’nın anlatılması neticesi, bizler de çoğu kişi gibi, nasip olduğu takdirde gidip görmeyi arzu ederdik. Nasip olunca oluyor.

Bir iş görüşmesi için Bursa’dan üç arkadaş gittik. Gideceğimizi bilen bazı arkadaşlar, ”Ağabey, el öpmeye mi gidiyorsunuz, icazet almaya mı?” diye lâtifevarî kelâm ettiler. Malûmdur ki, bizim icazet alacağımız Kur’ân ve onun bu asırdaki en büyük tefsiri Risale-i Nurlardır.

Buraya dair ansiklopedik bilgiler aktarmaktan ziyade, müşahedelerimizi, hissettiklerimizi aktarmaya çalışacağız inşaallah.

ÖĞLE NAMAZI TÜRKİYE’DE, İKİNDİ AMERİKA’DA

İstanbul Yeşilköy Havaalanı’ndan yarım saat tehirle, THY’ye ait bir uçakla, saat 13.45’de havalandık. İlk önce New York’a gidecektik. Türkiye ile New York arasında 7 saat fark vardı. Orada, eyaletler arasında da saat farkı olduğunu hatırlatmam gerekli. New York’a, on buçuk saatlik direkt bir uçuşun peşinden Türkiye saatiyle 00.15, mahalli saatle ise aynı gün 17.15’de indik. Enteresan ki, Türkiye’den Cumartesi günü saat 13.45’de havalanıp, aynı gün saat 17.15’de Amerika’ya indik. Devamlı batı yönüne doğru hareket ettiğimizden, güneşi hep arkamıza alarak uçtuk. Yani, güneş batarken, biz de uçakla batıya doğru uçuyorduk. Dünyanın hızı ile bizim uçağımızın hızı arasında 100 küsur katı kadar fark olsa da, yine de biz batıya giderken, güneş de batıyordu. Şöyle bir misalle izah edersek, havaalanlarında düz zeminde hareket eden yürüyen merdivenleri düşünün. Onun üzerine çıkmışsınız, merdiven sizi götürüyor. Eğer siz de, merdivenin üzerinde yürürseniz, mesafeyi daha çabuk kat edersiniz. Bu da, bir nevi onun gibi.

Aynı gece Türkiye’de de saatler bir saat geri alındığından aradaki saat farkı, 6 saate düşmüştü. Öğle namazını uçakta kılmış, ikindiyi ise tam Almanya üzerlerine gelince, oranın namaz saatini esas alarak kıldım. Diğer arkadaşlarımız, Amerika’da kılmayı tercih ettiler. Öğle namazı Türkiye’de, ikindi namazı Amerika’da… Enteresan bir şey hakikaten… Akşam namazını ise hep beraber Amerika’da kıldık.

RÜYA ÂLEMİ DEĞİLMİŞ!..

J. F. K Havaalanı’na indikten sonra etrafa şöyle bir baktık. Rüya âlemi filan gibi bir şey müşahede etmedik. Havaalanından şehir merkezine doğru giderken, içimden “Yahu, Amerika Amerika dedikleri burası mı? Hiç hayâl ettiğimiz gibi değil. Bizim İstanbul, memleketimizin her tarafı buradan iyi!” şeklinde düşündüm.

Otelimiz New York’un (NY) merkezinde, hemen Central Park’ın karşısındaydı. Yerleştikten sonra otele bıraktıktan sonra ufak bir gezintiye çıkarak, yemek yedik. Ertesi günü Pazar olduğundan, oradaki mihmandarımız, “Yarın size şöyle bir NY turu yaptırırız” dedi.

Sabah buluşacağımız saatte anlaşarak, otelimize istirahata çekildik. Burada gece saat 24.00 olduğunda, Türkiye’de sabah oluyordu. Dolayısıyla bir gün önce sabah namazını kıldıktan sonra yola çıkıp, Amerika’ya gelmiştik. Türkiye’de ertesi günü sabah namazı vakti girdiğinde ise biz hâlâ uyumamıştık. Yani o gün 24 saat uykusuz kalmıştık. Hacca ilk defa gittiğimiz sene, mübarek Arafat’ta 24 saat uykusuz kalmıştık. Şimdi de burada…

Hem aradaki saat farkı ve hem de,”jet lag” neticesi öyle olmuştu. Abdest alma işlerinde, tuvalet hususunda çok memnun olmadık. Klozetten başka burada bir tercih yok. Ama Türkiye’de hiç değilse taharet musluğu vardı, burada o da yok. Aynı Avrupa’da olduğu gibi.

ALİ UÇAR HARLEM’DE…

Burada zencilerin bulunduğu Harlem’i, İtalyan ve Çin mahallelerini, Yahudîlerin olduğu yerleri gezdik. Harlem’i gezerken aklıma, mazide kalan bir hatırayı yad ettik. Bundan kırk sene kadar önce ABD’ye hizmet için giden rahmetli Ali Uçar ve arkadaşları, gece vakti bilmeden Harlem’e girerler. Meğer o yıllarda zenci-beyaz mücadelesinden dolayı Harlem’e, gece bir beyaz girerse kolay kolay sağ çıkamazmış. İşte onlar da, gece Harlem’e girince, arabalarının durduğu bir yerde, zenciler, üçer-beşer arabanın etrafını sarmışlar. Tabiî çok zekî olan Ali Uçar, hemen vaziyeti anlayıp, çok da güzel olan İngilizcesi ile onlara “Buralarda bir mescid var mı, mescid arıyoruz?” deyince, içlerinden birçoğu da Müslüman olan zenciler, hemen onlara sahip çıkıp, bir mescide götürmüşler, sabaha kadar orada sohbet etmişler. Rahmetli Ali Uçar orada onlara, Üstad’dan, Risale-i Nurlardan anlatmış.

altFAYTON GÖRÜNCE…

Pazar günü sabah namazından sonra arkadaşlarımızla beraber, otelimizin karşısındaki meşhur Central Park’ta yürüyüş yapmaya gittik. Fakat çok şaşırdık. Birçok insan buraya yürümeye, koşmaya gelmişti. Birçoğunun elinde de, köpeklerinin tasması vardı. Görmediğimiz türde pek çok köpek cinsi vardı. İnsanlar hep kendi hâlinde.

Amerika’da insanı önde tutan bir anlayış var. Bizdeki gibi, önce devlet gelmiyor. Kimse kimsenin bir şeyine karışmaz. O kadar ki, ne giydiğinize ne de başka bir şeyinize karışmazlar. Meselâ, ertesi gün de oraya yürüyüşe gittik. Baktım dışarıda hava serin. Kafama takkemi takarak dolaştım, kimsenin umurunda değildi. Hattâ birkaç kişiyle muhatap olduk. Bu vaziyetimizden dolayı kimseden menfi bir tavır görmedik. Bu arada, parktan caddeye çıkınca şaşırdık. Birçok vilayetimizde terk ettiğimiz faytonları gördük. Gerçi onları kullananların da çoğunun Türk olduğunu öğrendik.

Mihmandarımızın gelmesiyle New York turuna başladık. Bu arada tabiî biz, “Acaba cemaatimizden kimseyi görebilir miyiz?” düşüncesindeydik. Gerçi 4-5 senedir burada okuyan ve yaşayan, cemaatimizin fedakâr bir ferdi olan yeğenim, Said Tarım ile sözleşmiş, onunla da gün içinde buluşacaktık. Ve gün içinde yeğenim Said’le buluştuk. Birkaç senedir görmüyordum. Sözleştiğimiz yerde buluşunca sarılıp, gözyaşıyla karışık hasret giderdik.

New York, aynı adla söylenen, ABD’nin 50 eyaletinden biri. Fakat oraya bağlı şehirlerden ve dünyanın en kalabalık merkezlerinden olan New York öne çıktığından, ikisi biraz karıştırılmaktar. New York şehri, beş bölgeden meydana geliyor. Bunlardan en mühimi ve birçoğumuzun bildiği, genellikle iş yerlerini barındıran, yüksek binaların bulunduğu (yıkılan ikiz kuleler ve BM binası da) Manhattan’dır. Daha çok burayı gezdik. Bizim Haliç gibi, şehri ayıran nehirler üzerine kurulmuş çelik köprülerle bağlanan Manhattan bölgesini gezdik. Yıkılan ikiz kulelerin yerini gördük. Aynı yere şimdi üçüz kuleler yapılmakta. BM binası, diğer gökdelenler, “Hürriyet Abidesi”… Orada hiç duymadığım bir şeyi duydum. O heykel, temelde Osmanlı Sultanı Abdülaziz tarafından Süveyş Kanalı’nın bulunduğu yere dikilecekken, olmamış ve neticede biraz değişiklikle, Fransa tarafından getirilip buraya dikilmiş. Arkadaşım bunu anlatırken içimden “Ey Osmanlı sen ne büyükmüştün, burada bile karşımıza çıktın” diye düşündüm. Ben de şunu ekledim; Amerika’nın yeni kurulduğu zamanlarda, gemilerin denize açıldığı zaman, Osmanlı bayrağını takarak dolaştığını söyledim.

Bir de New York’a şu açıdan baktım: Yeni Asya olarak çıkardığımız “Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi”nde, yıllar önce okuduğum bir anekdot aklıma geldi. Bursa’daki Yeşil Türbe’nin anlatıldığı kısımda bir Amerikalı mimarın Yeşil Türbeyi ziyaret edip incelediğinde şunları söylediği yazıyordu; “Bana, New York şehrini yık, yeniden yap deseler, yıkıp yaparım. Fakat bu Yeşil Türbe yıkılırsa, bir daha bu kıymetli eseri kimsenin yapmasına imkân yoktur.”

HELÂL GIDA YAZAN ARABALAR

New York’u gezerken gördüğümüz enteresan şeylerden biri de, bizdeki seyyar arabalarla satılan çeşitli yiyecekler gibi, burada da arabaların çoğunun üstünde ”Halâl” yazılı, helâl gıda satıcılarıydı. Ekserisi Mısırlı Müslümanlar olan bu satıcılar, yiyecek problemi yaşayan Müslümanlar için alternatif üretiyordu. Hani “New York’un arka sokakları” diye bir tabir var ya, gerçekten de, Manhattan’daki ticaret ve kongre merkezleri olan yüksek binaları çıkın geriye öyle çok ahım-şahım bir şey kalmıyor. Sokakta yatıp kalkan seyyar satıcılar (kadın-erkek) gördük. New York’un meşhur metrosunu da gezdik.

Burada dikkatimizi çeken bir şey oldu. Şehrin merkezî yerlerinde, aynı cins, marka ve boyalı birçok bisikleti yan yana park etmiş olarak gördük. Ne olduğunu sorduk. Orada, halkı bisiklete binmeye teşvik ediyorlarmış. Onun için de, belediye birçok bisiklet almış ve küçük paralarla (1 dolar gibi) insanlara kiralıyor, işini bitirince de yine başka bir park yerine bırakıp depozitlerini de geri alıyorlarmış. Hattâ buradaki belediye otobüslerinin önünde bisiklet koymak için yerler de yapılmış. O da meğer bununla bağlantılıymış. Eğer siz bir yerden bir yere o bisikletlerle giderken yorulduysanız, hemen belediye otobüslerinin önündeki yere bisikletinizi koyuyor, otobüse ücretsiz biniyor ve istediğiniz yerde tekrar inerek bisikletinizi alıp yola devam edebiliyorsunuz.

Müslümanca çalışıyorlar   

Hem işimizi yapıyor, hem de her tarafı, her şeyi incelemeye çalışıyor, kafamıza takılanları da soruyorduk. Adamların bazı yaşayış tarzları tam Müslümancaydı. Mesaiye saat 07.00’dA başlayıp, 15.00’dA son veriyorlardı. Sorduk, “Öğle paydosu yok mu?” “Var, bir saat.” “İyi de çalışma saati o zaman 7 saat. Bizde en az 8-9 saat çalışılır. Yani haftada memur 40-45 saat olur“ dedik. “Cumartesi çalışılıyor mu?” diye sorunca, “Hayır” cevabını aldık. “Allah, Allah! o zaman haftada 35 saat çalışılıyor” dedik. “Evet, ama burada herkes hakkıyla çalışır, hiç kimse vakit doldurmak veya kaytarmak gibi bir vaziyette olmaz” dediler. Şaşırmıştık. Hem tam bir Müslümanın yapması lâzım gelen sabah namazının hemen peşinden işe başlamak, hem de adam gibi, Müslümanlığın gereği olan hakperestçe çalışmak.

AMERİKA İÇİNDE UÇARKEN

New York’ta, Diyanet’in yaptığı “Ulu Camii”yi, hem de Arapların yaptığı camileri ziyaret ettik. Onun dışında da, namaz vakitleri girince, “yeryüzünü bir mescid” telâkki edip, seccadelerimizi uygun yerlere serip namaz kıldık. Hattâ bir yerde, Amerikalı birisi İngilizce bilen arkadaşımıza, “Ne yapıyorsunuz böyle?” diye sordu. O da anlattı.

Bir haftalık Amerika programımızı tam ortadan ikiye bölmüştük. 3,5 gün New York’tan sonra, kalan 3,5 günümüzü California eyaletinin Los Angeles şehrinde geçirecektik. Bu seferki uçak seyahatimiz Amerikan havayolları ile iç hatlarda olacaktı.

Türkiye’de, Cumhuriyet bayramının yıl dönümü yâd edilirken, biz o gün New York’tan ayrılıyorduk. Oranın saatine göre, 29 Ekim günü saat 14.10’da New York’tan havalandık. Amerika’nın bir ucundan diğer bir ucuna gidiyorduk. En doğudan, Atlas Okyanusunun kıyısından, New York’tan; en batıya, Pasifik Okyanusunun kıyısındaki Los Angeles’e doğru uçuyorduk. Gideceğimiz mesafe ise, uçakla 6 saatlik bir yoldu. Türkiye’nin bir ucundan bir ucuna uçakla, en fazla 2 saatte gidilirken, burada en az 3 kat daha fazla mesafede uçuyorduk. Los Angeles’e, New York saati ile 20.10’da, Los Angeles saatiyle ise, 17.10 da indik. Öğle namazını New York havaalanında, ikindi namazını Los Angeles’te kıldık. Akşam namazını da havaalanında kıldıktan sonra, kalacağımız otele ulaşıp bavullarımızı bıraktık. Mihmandarlarımızla birlikte emek için, yine Türk lokantası veya helâl gıda aramaya başladık. Los Angeles’in havası New York’tan daha ılımandı. Arkadaşlara, “New York, aynı bizim İstanbul, Bursa; Los Angeles ise, İzmir, Antalya havası gibi…”

MÜSLÜMANCA YAŞAYIŞ TARZLARI

Türkiye ile saat farkı on saate çıkmıştı. Orada zeytin kültürü yoktu. Bir haftada zeytinimizi özlemiştik.

Hem işimizi yapıyor, hem de her tarafı, her şeyi incelemeye çalışıyor, kafamıza takılanları da soruyorduk. Adamların bazı yaşayış tarzları tam Müslümancaydı. Mesaiye saat 07.00’da başlayıp, 15.00’da son veriyorlardı. Sorduk, “Öğle paydosu yok mu?” “Var, bir saat.” “İyi de çalışma saati o zaman 7 saat. Bizde en az 8-9 saat çalışılır. Yani haftada memur 40-45 saat olur“ dedik. “Cumartesi çalışılıyor mu?” diye sorunca, “Hayır” cevabını aldık. “Allah, Allah! o zaman haftada 35 saat çalışılıyor” dedik. “Evet, ama burada herkes hakkıyla çalışır, hiç kimse vakit doldurmak veya kaytarmak gibi bir vaziyette olmaz” dediler. Şaşırmıştık. Hem tam bir Müslümanın yapması lâzım gelen sabah namazının hemen peşinden işe başlamak, hem de adam gibi, Müslümanlığın gereği olan hakperestçe çalışmak.

İSTANBUL TRAFİĞİ GİBİ TIKANMIYORDU

Evleri de Osmanlı sistemiydi. Apartman usûlü fazla yoktu. Tek katlı, bahçeli evleri vardı. Şehrin merkezi genellikle çalışma yerleri, etraftaki banliyöler de meskendi. Zaten bunu yollarda giderken görüyorduk. Eğer mesai saatlerine denk geliyorsak, yollar çok kalabalık oluyordu. Ama yine de bir İstanbul trafiği gibi tıkanmıyordu. Çünkü insanlar trafik kaidelerine tamamen uyuyorlar, hiçbir ihlâl yapmıyorlardı. Çok şeritli yollarda, herkes girdiği şeritte gidiyor, öyle bizdeki gibi zikzak çizerek şerit değiştirmiyorlardı. Bir seferinde dikkatimizi çekmişti. Biz, en sol şeridin yanındaki şeritten gidiyorduk. En sol şeritte genellikle boştu. Mihmandarımıza, “Sol şerit boş, niye sen oraya girmiyorsun?” dedik. “O şeritten herkes gidemez. Oraya arabada sadece sürücü varsa girmesi yasaktır. Arabada en az iki kişi olursa o şeridi kullanır. Aksi hâlde cezası, 500 dolar” dedi. Hayret etmiştik. Yine tabiî orada da, Avrupa’da olduğu gibi, bir yaya, ayağını yola atsa, arabanın geçme hakkı olsa da, hemen durup yayaya yol veriyordu. Tabiî yayalar da ihlâl de bulunmuyor, bunu kötüye kullanmıyordu.

HA İZNİK’İN HA SANTA MARIA’NIN GÜNBATIMI

Burada da bir iki cami bulduk. En büyüğü Suudi kralının adına yapılanıydı. Oralarda çeşitli ırklardan insanlar kardeşçe sohbet ediyordu. Bir akşam, mihmandarımız, bizi Pasifik Okyanusu kıyısındaki Santa Maria’ya götüreceğini, orada güneşin batışının çok güzel olduğunu, herkesin bunun için oraya geldiğini söyledi. Gerçekten değişik bir yerdi. Orada bir arkadaşımız, “Yahu bizim İznik’teki gün batımı, dünyanın sayılı yerlerinden biriymiş” dedi. Bu sırada İznik’teki gün batımında çektiğim bir fotoğrafı gösterdim, şaşırdılar. Pasifik Okyanusu üzerindeki ufuktan güneş batımı da, manzara da gerçekten güzeldi. Burada akşam namazını kılmamız icab etti. Oradaki yeşilliklerin üzerinde kılarken, 3-4 genç bizi görmüş, namaz bitince yanımıza gelerek selâm verdiler. Türkçe “Türk müsünüz?” diye sorunca heyecanlandık. Amerika’da Türkçe duymak güzel bir şeydi. “Sizi namaz kılarken görünce bunlar muhakkak Türk’tür diye konuştuk” diye düşündüklerini aktardılar. Ertesi gün Amerika’nın sinema merkezi meşhur Holywood’a da ziyaretimiz oldu.

AKARYAKIT UCUZ

Amerika’da petrolün litre fiyatı 1 dolar civarında. Otomobil sayısı o kadar çok olmasına ve kullanılmasına rağmen, akaryakıt yine de ucuz.

Bizim çocukluğumuzun geçtiği yıllarda (50’li yılların sonları, 60’lı yılların ilk yarısı) Türkiye’de, daha doğrusu Ankara’da, bol miktarda Amerikan arabası vardı. Hattâ benim akrabalarımda da vardı. Markaların isimlerini bayağı ezberlemiştik. Başta Chevrolet olmak üzere, Pontiac, Oldsmobile, Dodge, Plymouth ilk aklımıza gelenler. Bunlardan Chevrolet en enteresanlarıydı. Her sene arabanın modelini değiştirir, bir önceki senenin arabası diğerine benzemezdi. Çocukken öğrenmiştik. Chevrolet’in arka stop lambalarında imalat yılları yazardı, 57-64 filan diye. Biz de oradan aracın kaç model olduğunu bilirdik. Seyahatimizde, bu arabaların çoğunu, özellikle de Pontiac, Plymouth gibi markaları görünce maziyi gözümüzün önünden şöyle bir geçiverdi.

OLAĞANÜSTÜ HAL

Bir haftalık Amerika seyahatimizin son gününe gelmiştik. 1 Kasım Cuma günü Los Angeles saatine göre, saat 19.45 uçuş saatimizdi. Türkiye saatine göre ise Cumartesi sabahı 04.45 idi. Son hazırlıklarımızı yaparken şok bir haber geldi. Los Angeles Havaalanı’nda birisi öldürülmüş, ortalık karışmıştı. ”Eyvah” dedik. Amerikalıların telâşesi ve korkaklığını, paniklemesini biliyorduk. O yüzden bizim uçuşumuz, en azından uçuş saatimiz tehlikeye girebilirdi. Amerika âdeta ayağa kalkmıştı. Radyolarda, TV’lerde hep o hâdise nazara veriliyor, bir sürü sansasyon yapılıyordu. Âdeta memlekette olağanüstü hâl vardı. Bu durumdan rahatsız olmuştuk. Radyodan, havaalanının boşaltılıp, yolcuların yeniden tek tek kontrol edilip içeri alındığını duyduk. Giriş-çıkışların yasaklandığı ilân edilince, canımız iyice sıkılmıştı. Sürekli radyoyu takip ediyorduk. Nihayet saat 15.00 gibi durumun biraz normalleştiğini öğrendik ve arkadaşlarımızla konuşup, planladığımız saatten biraz daha erken Los Angeles Havaalanı’na gitmeye karar verdik. İyi ki de öyle yapmışız. Havaalanının normal girişine arabaları sokmuyorlardı. Arka taraflarda bir yere geçtik. Havaalanının üzerinde birkaç tane helikopterin sabit bir şekilde döndüğüne şahit olduk.

Neyse, haber geldi ki, sadece yayaları alıyorlarmış. 2-3 km. mesafeyi valizlerimizle yürüyerek havaalanına girdik. Giriş ana baba günü ve çok kalabalıktı. Yeşil pasaportlarımız vardı, ama Amerikalıların kabadayı ve diğer milletleri küçük görmeleri yüzünden, çok sıkı ve sıkıntılı bir kontrolden geçiyordu herkes. Hattâ ben de o hareketlerinden dolayı biraz takıştım. O yüzden beni bir güvenlikten daha geçirdiler. İyi bir İngilizcem olsaydı, bu yaptıklarının ne demek olduğunu sorardım, ama olmadı işte.

CENNET VATANIMIZ

İki saat kadar rötarlı olarak, Los Angeles saatiyle 19.45’de kalkacakken, maalesef 21.50’de kalkabildik. Yani Türkiye saatiyle 06.50. Yine enteresan bir şey oldu. 12 saat uçtuk. İstanbul’a indiğimizde, yatsı namazı vakti olmuştu.

Bizi karşılayan dostlara, Amerika’da öyle çok ahım şahım bir özellik olmadığını, bizim cennet vatanımızın bambaşka olduğunu belirterek, “Oturun oturduğunuz yerde. Ne var sağda solda? Gezecekseniz kendi memleketinizi gezin. Dil bilmezsin, yol bilmezsin. Adam, daha dede memleketini görmemiş, kalkmış elin gâvurunun memleketine gidiyor. Ondan sonra da ‘helâl gıda, Türk lokantası’ ara dur. Hâlbuki cennet vatanın her bir köşesinde görülecek, yenilecek o kadar çok şey var ki!..”

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*