Tayyip bey ve arkadaşlarının tarihî hataları…

Türkiye’de “siyaset” demokrasi ile mi olmalı, yoksa istibdat ve diktatörlükle mi sorusunu mantıksız bulanların dikkatlerini istirham ediyorum. Asrımızın üzerimize boca ettiği kargaşa yalnızca teknoloji, ekonomi ve siyaseti kapsamıyor. Manaların alabora olduğu yerde elbette ki düşünce kavgası daha şiddetli olacaktır. Tarifler, tanımlar, sınırlar ve sıralamaların düzgünce dizilmediği bir fikrin, doğru neticeler vermesi beklenemez.

Herşeyden önce demokrasi, hak ve hürriyetler, hukukun üstünlüğü ve idarenin murakabesi gibi siyasetin temel meselelerinde, birbirine tamamen zıt manalar ifade eden bir toplumda kavga ve kargaşanın bitmesi mümkün değildir.

Erdoğan’ın “sessiz devrimciliği” bugünlerde sevenlerince manşetlere çekilirken, ne ondan ve ne de AKP teorisyenlerinden hiçbir itiraz gelmedi. Yani “devrimciliği” kabul eden Tayyip Bey’in demokrasi mücadelesinden bahsedenleri nereye koyacağız? “Devrim” ile “inkılap” kastediliyorsa, kelimelerin doğru kullanılması gerekiyor. Şayet siyasal İslam, Hz. Peygamberin yaptığı büyük değişimi örnek alıyorsa, bu inkılaptır, fıtratı tamirdir ve bozulan nizamı tekrar fıtrî düzene koyma çabasıdır. Ama devrim denildiğinde Fransız, Bolşevik ve Atatürk Devrimleri gibi hadiseler anlaşılır. Leo Troçki, Lenin, Mao, M. Kemal ve Fidel Castro gibi devrimcileri Hz. Muhammed (s.a.v)’in yolunda yürüyen dört halife ile Hz. Hasan’la karıştıranları ciddi ikaz etmek gerekiyor. Diyanet İşleri Başkanımız, “Hasenî çizgiden” bahsederken büyük bir ihtimalle bunu kastediyor.

SANDIK VE SEÇİM HERŞEY Mİ?…

Şu zamanda, sermayenin global diktatörlükler kurduğu bir dünyada, halkların ve millî hükümetlerin banka ve fon sahiplerine boyun eğdiği şu günlerde, sandığın veya seçimin mutlak çözüm olduğunu iddia ettiğinde, bilhassa Cezayir’deki FİS hareketinin acı akıbeti, İhvan’ın müteaddit defalar galipken mağlup ve mağdur edilmesi ile Latin Amerika’daki bazı iktidarların başına gelenler, sandığın tek başına huzura giden bir çözüm olmayabileceğini ortaya koyuyor.

Kanun hakimiyetinin sağlanamadığı, dinî ve millî değerlerin istismardan kurtarılamadığı ve global sermayenin lokal hükümetlere rahatlıkla müdahale edebildiği bir dünyada, sandığın da analiz edilmesi gerekiyor.

Abbas Medeni’nin partisi FİS, teoride Cezayir’de sandığı kazanmıştı. Onun sandıktaki galibiyeti, Cezayir ve İslam düşmanlarının eline koz vermişti. İçte ve dıştaki şer güçlerinin ittifakı ile Medeni de, sair Müslümanlar da büyük katliamlar, acılar, kayıplar yaşadılar. Sandıkta elde ettikleri başarı, ülkeye kan, gözyaşı ve ıztırap getirdi.

Erdoğan ve ekibinin de Türkiye, İslam âlemi ve dünya şartlarını bilmediklerini, Türkiye’yi felakete sürüklemek üzere hariçten verilen maddî manevî desteği doğru okuyamadıklarını, Allah’ın Hakim, Kadir isimlerinin tecellilerini ve manalarını karıştırdıklarını söyleyenlerin haklılıkları maalesef zamanla ortaya çıkıyor.

Evvela Türkiye’yi bilmiyorlar. Genel ibrenin sür’atle AKP’den uzaklaştığı şu günlerde siyasal İslam’ın korumaları görünümündeki neoconlar saf değiştirdiği anda her şeyin tersine döneceğini, başta sermaye olmak üzere medyanın, askerlerin, bürokrasinin ve haricî unsurların karşılarında olacağını bir türlü görmek istemeyen parti kurmaylarını, geçmiştekileri yakalayan “devrimler” rehin alamaz mı?

AKP  “Kemalizme biat” çizgisinde yürüyor: Ergenekon tahliyeleri, “paralel yapı” ile yürütülen mücadelenin yavaş yavaş tüm dinî cemaatlere yanaşması, Risale-i Nur’un basımının yasaklanması ve bilhassa M.Kemal’in kongrelerini esas alan seçim stratejisi ile Tayyip Bey, Kemalistlerle beraber olduğunu deklare ediyor. Genel durumun Kemalistlerle Masonların arzuladıkları eksende devam ettiğine yüzlerce delil ve şahit gösterebiliriz.

AKP’NİN KÖR KALDIĞI NOKTA

Kemalistlerin kılavuzluğundaki neocon ve neoliberal cereyanlarının hesaplarına göre, Türkiye’de çoktan “iç savaşın” çıkması gerekiyordu. Zira zahiren İran, Irak, Suriye, Mısır ve Libya’dan devrim için daha verimli ortamlar oluşmuş. Güç zehirlenmesine müptela bir iktidar, dışarıdan gelen fonların sıcak paralarına bağlı bir ekonomi, birbirine kanlı-bıçaklı onlarca dâhilî gruplar, AB’den uzaklaşmış bir hükümet ve etrafı çepeçevre tutuşmuş bir Türkiye var ortada…

Tarihin 1970’lerin başındaki tekerrürünü yeniden yaşarken bizi en çok üzen noktanın, AKP’nin Türkiye ve âlem-i İslam hakikatlerine kör kalması olduğunu tekrar belirtelim. Kendilerini dünyanın merkezine koyup, olup bitene hâkim olduklarını zannedenlerin, Cezayir’den, Afganistan’dan, Suriye’den, Irak ve Pakistan’dan alacağı onlarca ders var. Bizi felaket dellallığıyla suçlayanların nazarlarına da Ergenekon’dan başlayarak onlarca Kemalist ihtilali, BOP devrimlerini ve Arap katliamlarını arz etmek durumundayız.

Bütün bu olumsuzluklara rağmen Türkiye’de hakikatleri en berrak ve doğru şekilde ortaya koyup, Türkiye’ye yapılan oyunları açığa çıkarmaya ve hükümetin dağıttığı rüşvetlerden çok uzak bir menzilde, var olan sesiyle hakikati cihana duyurmaya çalışan bir Risale-i Nur cemaati var. Dost ve düşmanın duyacağı biçimde Kemalistlerin hile ve oyunlarını deşifre eden bilhassa Yeni Asya’nin dikkat ve hassasiyeti, “siyasal İslamcıların” şuursuzca sebep oldukları badirelerden ülkeyi ve milleti defalarca kurtardı ve asgarî seviyeye düşürdü. Bu feraset ve şuur, inşaallah yine önümüzü açacak.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*