Hz. Adem (as) ve dünya yüzünün insan için yaratılışı

Hz. Adem ve Havva yasak meyveyi yedikten sonra yeryüzüne gönderildi. Bir ölçüde şeytan ve avanesi ile birlikte dünya yüzeyine indirildi. O andan itibaren şeytan ve Adem nesli arasında büyük bir mücadele başlamış oldu.

Peki bu esnada dünya yüzü nasıldı? Dünyadaki bitki örtüsü, hayvan nesli, su, bakteriler ve diğer mahlukat ne halde idi? Adem neslinin yaşaması için bütün şartlar hazır mı idi? Adem neslinin devamı için tüm nimetler dünyaya gönderilmiş miydi? Adem nesli bu nimetlerden istifade etmeyi nasıl ve ne şekilde öğrendi?

İşte bu noktada Hz. Adem ile Hava’nın yeryüzüne indirildiği andaki hayat tarzından başlayarak mezkur suallere, nakli, akli ve fenni delillere istinat ederek, cevap aramaya başlıyoruz.

Risale-i Nurda konu ile ilgili bir izah önemli bir ipucu mahiyetinde:

“(Halifetün) Bu tabir, arzın, insanların hayatına elverişli şeraiti haiz olmazdan evvel arzda idrakli bir mahlukun bulunmuş olduğuna ve o mahlukun hayatına, o zamandaki arzın evvelki vaziyetleri muvafık ve müsait bulunduğuna işarettir. ‘Halifetün’ tabirinin bu manaya delaleti, mukteza-yı hikmettir. Amma meşhur olan manaya nazaran, o idrakli mahluk, cinlerden bir nevi imiş; yaptıkları fesattan dolayı insanlarla mübadele edilmişlerdir. (İşaratu’l- İ’caz, s.250)”

İşaratü’l-İ’caz’da geçen ve Hz. Adem’in (as) arza halife olmasını bildiren ayeti tefsir eden bu izaha göre, arz ve dünya yüzü hakkında birkaç durum ortaya çıkıyor:

1- Adem neslinden evvel arz yüzeyinde başka bir nesil yaşamaktaydı.

2- Dünya ve arz yüzü bu mahlukun yaşamasına elverişli idi.

3- Önceki nesil cinlerden bir nesildi.

4- Cinlerin mahiyeti dumansız ateş olduğuna göre, dünya yüzü de bu mahlukun yaşamasına elverişli olması nedeniyle sıcak bir halde idi.

5- Hz. Adem’in halife kılınmasından sonra dünya ve arz yüzeyi Adem neslinin yaşamasına müsait ve uygun bir hale getirildi.

6- Hz. Adem dünya yüzeyinin insan yaşamı için asgari şartların yerine getirilmesi neticesinde dünyaya gönderildi.

7- Dünyadaki insan hayatı ve bu günkü ekolojik çevre Hz. Adem ile başladı.

8- İnsan neslinin dünya yüzündeki hayat süresi 7000-10000 yıl arası olarak tahmin edildiğine göre dünyadaki ekolojik çevre ve diğer mahlukatın hayatları da bu süreden belki bir miktar fazla idi.

Bediüzzaman Hazretleri bu sürenin tahmini olarak iki yüz bin yıl olabileceğini ifade ediyor. (Barla Lahikası, 250. mektup) Zamanın akış hızını bilemediğimiz için bu süre de o günkü zaman akış hızına bağlı olabilir. İzafiyet teorisine göre farklı hızlarda zaman farklı akar. Ama bu süre binli yılları öteye geçmez.

Demek ki bazı yanlış fikirli ilim akımlarının insan nesli için 50-60 milyon yıl gibi bir ömür tayin etmeleri ilmi bir hakikat değil, aksine, içinde akıl almaz yanlışları barındıran yanlış bir fikir ve düşüncedir. Şayet insan nesli 50 milyon yıl öncesinde dünya yüzünde yaşamaya başlamış olsa idi, bu gün nüfus sayısı korkunç bir rakama ulaşırdı.

Nüfus bilimi tarafından miladi yıl başlangıcında dünya nüfusu 300 milyon olarak kabul ediliyor. Bu gün yaklaşık 7 milyarın üstünde bir insan sayısı var. 2000 yıl gibi bir zamanda dünya nüfusu yaklaşık 20 kattan fazla artmış. Bu günkü artış hızına göre dünyanın ömrü var ise bundan sonraki yıllarda insan nüfusunun nerelere ulaşacağı malumdur. İşte dünya iki bin yılı içinde böyle büyük bir nüfusa sahip ise, eğer insan nesli milyon ve üstü bir nesil yaşına sahip olsa idi, bu gün dünya yüzü tamamen insanla dolmuş olacaktı, belki de trilyonları geçecekti. O nedenle insan neslinin yaşı 7 ile 10 bin yıllarını öteye geçmez. Bu noktada hem akli, hem nakli, hem de fenni deliller ittifak eder.

İnsan nesli yaklaşık on bin sene gibi bir ömre sahip olduğuna göre diğer canlıların hayat süreleri de bu senelere yakın bir süre, belki bir miktar fazla, olması gerekiyor. Bu günkü ilmi verilere baktığımız zaman dünya yüzündeki hayatın tümüyle birlikte kısa bir süre içinde yaratılmış olabileceği hükmüne ulaşmak pekala mümkün. Bazı yanlış fikirli ilim ehlinin dediği gibi hayatın başlangıcı milyar veya milyon seneler değil. Dünya yüzündeki bu hayatın, bu çevrenin çok daha kısa süre içinde yaratıldığını anlıyoruz. Bu konuda mühim bir dünyevi delil de var.

1963 yılında İzlanda ülkesi yakınlarında birden volkanik bir ada meydana çıktı. İlim adamları bu adaya çok büyük ilgi gösterdiler. Güya kendi yanlış fikirlerini doğru çıkarmak için ilk hücreli bir mahluktan gelişmiş bir hayat sürecini bu adada gözlemleme imkanı bulacaklardı. Sadece volkanik küllerden ibaret olan bu ada, onlar için hayatın başlangıcına ait mühim deliller ihtiva etmekteydi. Bilim adamları çok uzun bir süre içinde tek hücreli bir canlılın oluşmasını beklerken birden beklenmedik bir şey oldu. Ada iki yıl içinde bir çok canlı ile doldu taştı. Bitkiler, yosunlar, bakteriler, kuşlar, foklar adayı iki yıldan az bir süre içinde istila edip adada mükemmel bir hayatı düzeninin oluşmasına yol açtılar. Tabi ki yanlış fikirlerini bir türlü ispatlayamayan ilim adamları “Volkanlardan DNA yağdı“ gibi garip bir fikir öne sürerek adayı terk etmek zorunda kaldılar.

(Bkz: http://tr.wikipedia.org/wiki/Surtsey)

İlim adamları güya senelerce bir hayat teşekkülü beklerken iki yıldan az bir süre içinde tüm ekolojik sistem ve uygun çevre şartları meydana gelmiş, hayat tüm canlılığı ile kendini göstermişti. Bu durum bize dünyanın Adem neslinin yaşaması için hazırlanmasında mühim bir ekolojik ve çevresel delil sunmaktadır. Demek ki, Kudret ve Rahmet tarafından, dünya yüzü çok kısa bir süre içinde, tüm ekolojik ve çevre dengeleri kurularak insan yaşamı için hazırlandı.

Ekoloji ve çevre bilimi açısından dünyanın yaratılış süreci:

Ekoloji ve çevre bilimi insan, hayvan, bitki ve diğer canlıların çevre ile ilişkisini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu bilim dalına göre hayatın bu şekilde devam edebilmesi için dünya ve içindekilerle birlikte, dünyamızın güneş ve diğer semavi sistemlerle müthiş bir denge içerisinde olması gerekir. Ekoloji bilimine göre küçük bir bakteri ile dünya yaşam ve hayatı arasında kopmaz bir bağ vardır. Bu bilim dalı hayat için dört ana unsuru olmazsa olmazlar arasında sayar.

1- Kimyasal maddeler

2- Üreticiler (bitkiler)

3- Tüketiciler (insan ve hayvanlar)

4- Ayrıştırıcılar (bakteri ve mantarlar)

İşte bu dört unsur hayatın devamı için hep bir arada ve dengede olmalıdır. Tabi ki aynı anda olmak zorundadırlar da. Bu birliktelik elbette ki güneşten gelen ısı miktarına bağlıdır. Hayat bir ölçüde fotosentez olayı ile dengelenir. Fotosentez bir mucize olaydır. Dünyadaki tüm enerji kaynağı adeta fotosentez yolu ile yaratılır. Allah öyle bir hikmetle bitkileri çalıştırır ki, tüm canılar besinlerini bu işlem sonucu elde ederler. Bu da güneşten gelen enerjinin dünya yüzünde santimetre kareye 60-200 kalori civarında olması gerekir. Bu da bu günkü atmosfer yapımızın bu kadar harika bir düzen içinde yaratılmasını, canlı ve cansız mahlukların bu kadar harika bir denge içinde olmasına ve her mahlukun birbiri ile bu kadar sıkı bir bağ içinde olmasına bağlıdır. Bu da tüm bu çevrenin bir anda defi ve ani olarak yaratılması neticesinde olur. Demek ki Hikmet-i İlahi tüm çevre şartlarını çok kısa bir zaman dilimi içinde yaratmış, Hz. Adem yeryüzüne geldiği zaman ekolojik çevre ve döngü tamamlanmıştır. Yoksa hayat olmazdı.

Yine ekoloji verilere göre çeşitli döngü sistemleri de yine dünyadaki hayatın tüm çevre birimleri ve hayat sahipleri ile birlikte yaratıldığını gösteriyor. Zira bu döngü içinde her bir mahluk kendi vazifesini yapmakta, bazı mahlukatın ürettiği diğer bazıları için rızk ve gıda olmakta ve hayat bu denge içinde devam etmektedir. Bu gün dünyada sadece azot ve karbon dengesi bozulsa hayat anında biter.

İşte temel ekolojik döngüler:

1- Fotosentez ile oksijen ve karbondioksit döngüsü.

2- Azot döngüsü.

3- Karbon döngüsü.

4- Fosfor döngüsü.

5- Enerji çevrimleri.

6- Su ve rüzgar hareketleri.

İşte tüm bu ekolojik çevre içinde hayatın devam etmesi için hayatın her türlü çeşitliliği ile bir anda ve beraber bulunması gerekir.

Evet, dünyadaki hayatın Adem nesli için hazırlanmasında Cenab-ı Hak, ibda tarzında yaratılış sürecini tecelli ettirmiştir. 23. Lem’ada bu hususa şöyle dikkat çekilir:

“Evet, Kadîr-i Zülcelâlin iki tarzda icadı var:

Biri ihtirâ’ ve ibdâ’ iledir. Yani hiçten, yoktan vücut veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icad edip eline veriyor.

Diğeri inşa ile, san’at iledir. Yani, kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakik hikmetler için, kâinatın anâsırından bir kısım mevcudatı inşa ediyor; her emrine tâbi olan zerratları ve maddeleri, rezzâkiyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır. (Lem’alar, s. 196)“

Demek ki, bu günkü ekoloji ve çevre bilimine göre hayatın devamı için tüm şartların bu günkü gibi bir arada ve aynı anda olması gerekir. Bu nedenle Hikmet-i İlahi de ilk yaratılış sürecini “ibda ve ihtira tarzında gerçekleştirmiştir” denilebilir. Sonra da güzel isimlerini tecelli ettirmek için, mükemmel bir denge ve intizam içinde mahlukatını inşa ve sanat ile ihya edip, yaratmaya devam etmektedir.

Kur’an’da Hz. Adem(as) kıssalarının detaylı bir şekilde anlatıldığı Bakara ve A’raf surelerinin hemen bir önceki ayetlerinde dünyanın insan için hazırlandığına dikkat çekilmesi, dünyanın cinlerin çevre şartlarından sonra insanlar için tekrar döşenip insan hayatı için hazırlandığını bizlere bildiriyor.

Bakara: 29-30 ayetler meali:

“O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı . Sonra göğe yöneldi, onları yedi gök olarak düzenledi. O, her şeyi bilir. Bir zamanlar Rabb’in meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. (Melekler): “A!.. Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” dediler. (Rabb’in): “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi.”

A’raf: 10-11

“Doğrusu Biz sizi yeryüzünde, yerleştirdik, orada size geçimlikler verdik; ne kadar da az şükrediyorsunuz! Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: “Âdem’e secde edin” dedik; hepsi secde ettiler, yalnız İblis, secde edenlerden olmadı.”

Bediüzzaman Hazretleri de Bakara Suresi 30. ayet ve devamı ayetlerin tefsirinde insan ve dünya hayatı arasındaki kopmaz bağ ve ilişkiye şöyle dikkat çekiyor:

“Evet, sanki onlar diyorlar ki: “İnsana bu kadar kıymet ve ehemmiyet verilmesi nereden ve neye binaendir? Ve Allah’ın yanında mevkii nedir ki onun için kıyameti koparıyor?”

Onlara cevaben Kur’an-ı Kerim, bu ayetin işaretiyle diyor ki: “İnsanın pek yüksek bir kıymeti olmasaydı, semavat ve arz onun istifadesine muti ve musahhar olmazdı. Ve keza, insan ehemmiyetsiz olsaydı, mahlukat onun için halk edilmezdi. Eğer insan ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olsaydı, o vakit insan, mahlukat için halk olunacaktı. Ve keza, insanın Halıkı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki, alem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için, beşeri de ibadeti için halk etmiştir.” (İşaratu’l- İ’caz&, s.235)

Sual: Bazı haber ve rivayetlerde Hz. Adem’in cismi şeklinin büyük olduğu ifade edilmekte. Bu ise bu günkü hayat şartlarında nasıl izah edilebilir?

Cevap: Bu konuda Buhari’de geçen bir hadis-i şerife göre Hz. Adem’in boyunun 60 zira (40 m gibi) olduğu rivayet edilmektedir. Ancak bu yaratılışın cennette olduğu, dünyaya indirildiği zaman boyunun kısaldığı yine alimler tarafından beyan edilmiştir. Ancak her şeye rağmen ilk insanların bu günkü vücut yapımızdan bir miktar büyük olduğu ve Hz. Musa (as) zamanına kadar boyları üç metreye yaklaşan insanlar bulunduğu bazı kaynaklarda yer almaktadır. (Günümüzde, üç metreye yakın insan iskeletleri bulunduğunu bazı kaynaklar naklediyor.) Buna göre demek ki Hz. Ademin (as) vücut yapısı açısından, tam olarak mahiyetini bilemesek de, bir miktar günümüz insanından büyük olduğu anlaşılıyor.

Bunun sebebi şu olabilir:

Hz. Adem dünya yüzüne indiğinde dünya yüzeyi tam olarak soğumamış, belki biraz sıcak olabilir. Veya insan yaşamı için gerekli olan dünya yüzey katmanı, günümüzdeki kadar kalın bir kabuk tutmamış olabilir. Her iki durumda da dünyanın dönüş hızının bu günkü dönüş hızından küçük olması gerekir. Zira sıcak bir maddenin yoğunuluğu soğuk bir maddeye göre azdır. Bu da dünya dönme hızının bu günküne göre daha az, yer çekim ivmesinin de yine bu günkü çekim ivmesine göre daha düşük olmasını gerektirir. Bu günkü bilime göre dünyanın hızı önceki yıllara göre artmıştır ve hala da artmaya devam etmektedir. Şayet dünya dönme hızı az, yer çekim ivmesi de düşük seviyelerde ise, insan cisminin dünya yüzünde rahat bir şekilde hareket edebilmesi için daha ağır ve büyük bir yapıya sahip olması gerekir.

Bu konuda İbn-i Esir İslam Tarihi adlı eserinin Hz. Adem’in (as) hayatının anlatıldığı 1. Cildinde, İbn Abbas’tan rivayetle şöyle demektedir:

“Yüce Allah Hz. Adem’i Hindistan’ın Serendip adasında Nud adı verilen bir dağın tepesine, Eşi Havva’yı da Cidde adı verilen bir kasabanın çevresine indirmiştir. Hz. Adem Havva’yı arayıp bulmak için adımını attığı ve bastığı her yer bir köy ve kasaba haline gelmiştir. Adımlarının arası o kadar genişti ki, her iki ayağının arası da bir ovaya dönüşüyordu”

Bu bilgilere göre dünyanın dönme hızının az, yüzey kabuğunun ince ve sıcak, yer çekim etkisinin oldukça az olduğunu anlıyoruz. Zira yer çekim etkisinin zayıf olduğu bir ortamdaki bir yürüyüş şekli sanki uzun adımlar atıyormuş gibi olur. Bazı kaynaklarda Hz. Adem’in Hindistan ve Cidde arasında çok kez yürüyerek gidip geldiği ifade ediliyor. Yer çekim etkisinin az olduğu bir ortamda yürüyüş o derece kolay olacaktır. Hatta böyle bir ortamda enerji ve oksijen ihtiyacı da az olacaktır.

Bu tür bir yaşantı tarzı bize zaman hakkında da bazı ip uçları veriyor:

Şayet dünyanın dönme hızı az ise zaman da bu günküne göre daha yavaş işleyecektir. Bu gün dünya kendi etrafında yaklaşık saatte 1660 km bir hızla dönmektedir. Bu da 24 saat etmektedir. Şayet dünya bunun yarısı bir hızla dönmüş olsa idi, kendisine göre yine 24 saatte, bu günkü hıza göre 48 saatte dönmüş olacaktı. Demek ki Hz. Adem kendi yılı ve zamanına göre on bin yıl gibi bir yıl yaşamış iken, bizim yılımıza göre bin yıl yaşamış olabilir. Veya kendi yılına göre bin yıl yaşamış iken, bizim bu günkü yılımıza göre yüz yıl yaşamış olabilir. Bu konuda ellimizde kesin veriler olmadığı için net ve açık bir hüküm vermek elbete ki zordur. Ancak dünya dönüş hızına göre bir miktar zaman ve cisim farklılıklarının olduğu söylenebilir. Zaten dini kaynaklarda Hz. Adem (as) ile Hz. Nuh (as) arasındaki hayat ve yaşam hakkında çok fazla bilgi yoktur.

Bu günkü insan şekli ve cisim yapısının Hz. Nuh (as) tufanından sonra başladığı, Hz. Nuh’a (as) ikinci Adem dendiği, Hz. Nuh’un (as) tüm mahlukatın tohumlarından ve cinslerinden birer numune alarak yeni bir dünya hayatının başlangıcına vesile olduğu, Nuh Tufanının da bir çok hikmetleri ile birlikte dünya yüzeyinin tam olarak soğutulması işlemi olduğu ve yine tam olarak bu günkü hayat tarzına zemin hazırlandığı da ayrı bir araştırma ve inceleme konusundur.

Hz. Adem’e verilen dünya nimetleri

Dünya şartlarındaki hayatın devamı için temel denge şartları kurulduktan sonra Hz. Adem arz yüzeyine indirilmişti. Bazı haberlerden ise Hz. Adem(as) ve Havva’nın dünya yüzüne indikten sonra geçimleri için bazı rızk kapılarının beraberce açıldığı görülüyor.

Bu konuda İbn-i Esir İslam Tarihi adlı eserinde bazı ilginç tanımlar yapıyor:

“Hz. Adem Allah katından Hindistan’a indiriliği vakit başında cennet ağaçlarından yapraklarından bir taç bulunuyordu. Dünyaya ayak basınca başında taç olarak taşıdığı cennet yaprakları kuruyarak yere dökülmüş, bu döküntüden güzel kokulu bitkiler Hindistan’da üremiştir.

Yine Hz. Adem ve Havva cennetten gelirken bazı ağaçların dal ve yapraklarından almışlar ve bu günkü meyve ve güzel kokulu bitkiler oradan üremiştir.”

Mezkur eserde ilk buğday tohumunun da, insanlara faydalı olacak koyun, keçi, sığır gibi ehil hayvanların da cennetten indirildiği ifade edilmiştir. Benzer bilgiler sahih rivayetlerde de yer almaktadır.

Bu bilgilerden şöyle bir sonuç çıkarabiliriz:

Dünyadaki insan yaşamı için temel nimetler cennetten iktibas edilmiştir. Hz. Adem cennette gördüğü nimetleri izn-i ilahi ile, adeta dünyaya kopyalamıştır. Fıtri ihtiyacı için ne istemişse Cenab-ı Hak vermiştir. Hz. Adem ve eşi ilk olarak cennette yerleştiğinde Cenab-ı Hakkın, “ buradan yiyin için diye” beyan buyurduğu meyve ve ağaçları bir şekilde Allah’ın yaratmasını isteyerek dünyaya kopyalamıştır.

İşte Hz. Adem narı, inciri, elmayı istemiş; Allah yaratmıştır. Mısırı, buğdayı, pirinci istemiş; Cenab-ı Hak halk etmiştir. Koyunu, keçiyi, deveyi, sığırı arzu etmiş; Allah bu hayvanları yaratıp yularını insanlığın eline vermiştir. Yani insan fıtri olarak ne istemişse Allah vermiştir.

Bediüzzaman Hazretleri bu hususa Haşir Risalesinde şöyle dikkat çeker:

“Hem, adâlet ve mîzan ile iş görüldüğüne bürhan mı istersin? her şeye hassas mîzanlarla, mahsus ölçülerle vücud vermek, sûret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adâlet ve mîzan ile iş görüldüğünü gösterir.

Hem, her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihazâtını en münâsip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adâlet elini gösterir.

Hem, istidad lisâniyle, ihtiyac-ı fıtrî lisâniyle, ıztırâr lisâniyle suâl edilen ve istenilen her şeye dâimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor. (Sözler,s. 67)“

Demek ki dünyadaki tüm güzellikler cennetten iktibas edilmiştir. Dünyanın tüm güzellikleri yine cennette dönmekte, orada ebediyet kazanmaktadır. Bu nedenle dünya ahiretin mezraası, Esma-i İlahiyenin çok güzel ve ebedi meyve veren bir aynasıdır denmiştir.

Her şeyi tüm keyfiyeti ile bilen ancak Allah’tır.

Benzer konuda makaleler:

image_pdfimage_print

2 Yorum

  1. benim çok hoşuma gitti bu konuyu çok merak ediyordum elerinize sağlık hepinizinde çok teşekürler tekrar tekrar teşekürler

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*