Nur-u Muhammedi ne demektir?

Peygamberimizin (asm) bir sahabisi, “Ya Resullulah Allah’ın ilk yarattığı şey nedir?” diye sorar.

Peygamberimiz ise, “Her şeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz ne kalem ne Cennet ne Cehennem, ne melek ne semâ ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.” (Kastalanî, Mevahibü’l-Ledünniye:1/7) diye cevap verir.

Mezkur ifadeye göre ilk yaratılan Nur-u Muhammedidir.

Peki Nur-u Muhammedi ne demektir, bu tabiri nasıl anlamalıyız? Bu suali çoklar soruyorlar ve oldukça dikkat çekici bir sual bu. İşte bu sualin cevabı Risale-i Nurun bir çok yerinde verilmiş. Bilhassa Risale-i Muhameddiyenin izah edildiği yerlerde bu sual için çok güzel açıklamalar var.

İşte onlardan birisi de Mesnev-i Nuriye’de geçmekte. Öncelikle o ifadeyi nazarlara sunalım ve sonrasında bazı izahlar yapalım:

“İ’lem eyyühe’l-aziz!

Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.

Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.

Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.

Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.

Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.

Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, harikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray Sâhibine, Sâniine iman etmek üzere câzibedar, hayretfezâ dâvet ediyor. (Mesnev-i Nuriye, s. 155)

Mezkur ifade Nur-u Muhammedi nedir sualine çok veciz ve mukni cevaplar vermekte. Bu ifadede altı cümle var. her birisi derin manalar ihtiva eden bu cümleler üzerinde kısaca durmak gerekiyor.

Nur-u Muhammedi  kainat kitabının mürekkebidir

Bir kitap düşünün içinde hiç harf ve cümle yok, sayfaları bom boş. Böyle bir kitabı nasıl anlayacaksınız? Tabi ki yazısı olmayan bir kitap asla ki bir olumlu mana ihtiva etmez. Sadece o kitabın boş yapraklarını çevirir durursunuz. İşte o kitapta bir yazı yazmak için mutlaka ki bir mürekkep kullanmak zorundasınız. Mürekkep o kitabın her şeyidir. İfade etmek istediği manayı ancak mürekkebi çeşitli şekiller içinde kitap sayfalarına aksettirerek ne demek istediğiniz bu yolla anlatabilirsiniz.

İşte Allah’ın isim ve sıfatlarını bildiren kainat kitabında da bazı yazılar yazılmış. Bu yazıların mahiyetinde ise mürekkep olarak Nur-u Muhmmedi (asm) istimal edilmiş. İşte “Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir” sözünden anlaşılıyor ki Nur-u Muhammedi kainatta yazılan ilahi yazıların esası, temeli, her şeyi ve o hakikatleri göze gösteren mürekkebidir.

Nur-u Muhammedi şecere-i kainatın çekirdeği ve meyvesidir

Şu kainatın yaratıcısı bazen gözle görülmeyen gaybi yaratılışları, gözümüzle gördüğümüz küçük misallerle bize bildirir ki, o görmediğimiz hakikatleri kolayca anlamış olalım. İşte kainatın altı günde yaratılma hadisesi de bir ağaç misali ile anlatılır. Bir ağaca ve şecereye benzeyen yaratılış süreci gözümüz önünde yüzlerce misal ile zihinlerimize yaklaştırılır. Bir ağaç küçük bir tohumdan yaratılır. O çekirdek toprakla buluştuğu zaman çekirdeğine yazılan genetik şifre ve kotlar açılır ve belli bir süreç sonunda koca bir ağaç ve onu meyveleri ile yüz yüze gelirsiniz. İşte kainatın yaratılışı da küçük bir çekirdek ve tohumdan başlamış ve bu gün insan meyvesi verecek koca bir şecere halini almıştır. İşte kiantın çekirdeği insandır. Ve meyvesi de insandır. En mükemmel insan da Peygamberimiz olduğu için kainatın çekirdeği de onun mahiyeti hükmünde olan Nur-u Muhammedidir.

“Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur” ifadesi ile bu hakikate dikkat çekilmiş.

Şu koca kainatın bir insanın mahiyetinde yapılmasını akıldan uzak görmemek lazım. Çünkü Cenab-ı Hak çok büyük şeyleri çok küçük mahiyetlerden yaratıyor. Bir bitkinin veya bir insanın yaratılış süreci dikkatli bir şekilde incelenir ise bu hakikat açıkça görülür.

Üstelik insanın maddi yapısına bakılır ise maddi yapısındaki yapı taşları olan tüm atom ve elementlerin dünya yüzünde münteşir olan maddeleri ihtiva ettiği görülür. Hatta insan vücudundaki bazı aza ve organlar ve faaliyetler de yine dünya yüzündeki bazı hakikatlere küçük bir misaldir. Tüm bunlar da gösteriyor ki insan, şu koca şecere-i kainatın bir semeresi ve meyvesi hükmündedir.

Bu hakikate Lemalar adlı eserde şöyle dikkat çekilir.

“Evet, nasıl ki insanın anâsırları kâinatın unsurlarından; ve kemikleri taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcârından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları arzın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delâlet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de, insanın ruhu âlem-i ervahtan; ve hafızaları Levh-i Mahfuzdan; ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden; ve hâkezâ herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar ve onların vücutlarına kat’î şehadet ederler.(Lemalar, s. 635)”

Nur-u Muhammedi hayat-ı kainatın ruhu ve aklıdır

“Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur.” Bu iki cümle de çok derin manaları ifade etmekte. Bu ifadeye göre Nur-u Muhammedi kainatın aklı, şuuru ve ruhu hükmündedir. Bir ölçüde kainatın hayatı ve devamı da Nur-u Muhammedi (asm) hakikatine bağlı. Zira ruhu ve aklı olmayan bir insanın ölüden bir farkı kalmaz.

Bu son derece sırlı ve esrarlı hakikate Otuzuncu Lema’da şöyle dikkat çekilmiş:

“Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye dahi (a.s.m.) , kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) , âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.

Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak. (Lemalar, s. 605)”

Nur-u Muhammedi cennet-i kainatın bülbülüdür

“Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur.”

Bir bülbülün vazifesi kardeşleri olan mahlukatın fıtri tesbihlerini ve tahmidatlarını kainata ilan etmektir. Bülbülün o hazin ötüşünde bu ilahi mana gizlidir. İşte Nur-u Muhammedi de bir bülbüle benzetilerek kainattaki tüm tesbihatları, tahmidatları ve diğer ilahi güzellikleri tüm mahlukat hesabına Kainat Yaratıcısına takdim etmektir. Adeta bir bülbül gibi hazin bir yakarış ve yalvarışla Rabb-i Rahimin rahmet ve şefkatini celp etmeye çalışmaktır. İşte bu mühim hakikat de Yirmi dördüncü Sözde şöyle izah ediliyor:

“Demek, herbir nevi mevcudatın, hattâ yıldızların da bir serzâkiri ve nurefşan bir bülbülü var. Fakat bütün bülbüllerin en efdali ve en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eamm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında, arz ve semâvâtın bütün mevcudatını lâtif seceâtıyla, leziz nağamâtıyla, ulvî tesbihatiyle vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve benî Âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı, Muhammed-i Arabîdir. (Sözler, s. 476)”

Nur-u Muhammedi saray-ı kainatın tarif edicisi ve teşrifatçısıdır

Şayet muhteşem bir saray olsa, o saray da çok antika sanatlarla süslenmiş olsa mutlaka ki o sarayı tanıtan, o saraydaki nakışları tarif eden, o harika sarayda nasıl ve ne şekilde gezileceğini izah eden bir teşrifatçı bir rehber bulunacaktır. İşte şu kainat sarayının da bir tarif edicisi, o saraydaki antika sanatların mahiyetini izah eden bir rehber, o harika sanatların sahibini ve o sahibin isim ve sıfatlarını kainata ilan eden Nur-u Muhammedi denen mahiyeti taşıyan Resul-u Ekremdir.

İşte “Eğer pek büyük bir saray farz edilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdi ve teşrifatçı olur” ifadesi bu mühim hakikate işaret eder.

Nur-u Muhammedi kainat bilgisayarının yazılım ve programıdır

Bu altı cümleye kısa bir ilave yapmak gerekirse, Nur-u Muhammedi kainatın en temel mahiyeti, en esaslı bir hakikati, ruhu, aklı ve şuuru mahiyetinde bir hayatı ve bu kainata büyük bir bilgisayar ekranı gibi bakacak olursak, o bilgisayarın temel programı ve yazılımıdır. Kainat koca bir kitap ise o kitabın geri planındaki kotlar ve emir satırları Nur-u Muhammedinin nurani harfleri ile yazılmış bir programı ve işletim sistemdir. Madem bir insan sperm hücrelerindeki genetik kotlarla yazılmış bir yazılım ve program üzerine inşa ediliyor. Öyle de şu kainat da bir insanın mahiyetinde yazılan nurani kotlar ile inşa edilip ve bu kotların işlettirilmesi ile devamı temin ediliyor.

Bu kotların ve yazılımın gözle görülen kısmı ise Kuran olarak tezahür ediyor. Zira kainattaki her faaliyet Kuranda yazılan kurallar ve emirler ile devam ettiriliyor. Demek ki kainatın temel yazılımı ve programı Kurandır. Kuran da Nur-u Muhammedinin (asm) gözle görülen kısmıdır. Yine Kuran, insan lisanı ile kainata nüzul ediyor.

Demek ki Kainatın Yaratıcısı yaratılışın merkezine insanı koymuş ve kainatın hem çekirdeği ve hem de meyvesini insan olarak irade etmiş. Bu hal insan için çok şerefli bir durumdur. Nur-u Muhammedinin mahiyetini taşıyan Resul-u Ekrem ise insanlığın medar-ı iftiharıdır. Bu yüksek hakikatler için Rabbimize ne kadar şükretsek yine azdır.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*