Dört büyük nimet

İnsanın aklına rızk denince sofrasındaki nimetler gelir. Sebzeler, meyveler, etler, köfteler, börekler, çörekler daha yüzlercesi. İnsan böyle yüzlerce nimet ile beslenir, lezzetlenir, rızıklanır. Ve bizler soframızdaki nimetleri yemeye başlarken Bismillah deriz. Yemek süresince Rabbimizin nimetlerini düşünür, yemek bittiğinde de Elhamdülillah diyerek minnet ve şükür duygularımızı Rabbimize takdim ederiz. Yani fikrin, zikrin ve şükrün en mühim vesilesi de yine sofralarımızdaki rızklarımızdır.

Peki rızk denince sadece sofralardaki leziz yemekler mi akla gelmeli? Hayatımız için bundan daha öncelikli rızk ve nimet var mı? Veya rızk sadece meyveler, sebzeler ve etler mi? Elbette ki hayır. Rızk sadece bu saydıklarımız değil. Ondan çok daha önemli olan, hayatımız için olmazsa olmaz olan dört büyük nimet var. Lisan-ı hali hep bizi ikaz ediyor ve diyor ki: “Başını sofradan kaldır biraz da bizlere bak. Bizler senin hayatın için, dünyada mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşaman için Allah tarafından verilmiş olmazsa olmaz nimetleriz. Biraz da bizim için Allah’a şükret.”

Evet, bu nimetler ise hava, su, ısı-ışık ve toprak nimetleridir.

Gerçekten de öyle değil mi? İnsan hayatı ve hayatın şu dünya yüzünde devamı için bu nimetler en öncelikli, en vazgeçilemez nimetler sınıfından değiller mi? Bir havayı düşünün. Yokluğuna ne kadar dayanabiliriz? İsterseniz ağzınızı ve burnunuzu kapatıp bir deneyin. Ne kadar süre dayanabileceksiniz? Uzmanlar en fazla altı dakika dayanabileceğimizi söylüyorlar. Ondan sonra hayat biter. Demek ki hava bizim için ne kadar değerli.

Bazen insanlar birbirlerine hakaret olsun diye, “Havasın sen!” derler. Güya karşısındaki kişiyi küçük düşürmek için, ‘hiçbir mânâ ifade etmediğini’ demeye getirirler. Ama o an bilselerdi ki hava onlar için her şeydir, belki o zaman yaptıkları hakaretten utanırlardı. Hava gibi çok kıymetli bir nimeti böylesine küçük görmezlerdi. Evet, insan ruhu her an “Hu’ya” muhtaç olduğu gibi, insan cismi de her an havaya muhtaçtır. İnsan zaten nefes alıp verirken hep ‘Hu’ diye nefes alıp verir. Şayet insan fıtrî olarak yaptığı bu zikri, fikrî olarak da yaparsa büyük bir sevap kazanmış olur. Belki de hava gibi küllî bir nimete küllî ve daimî bir şükür yapmış olur.

İnsan için dört büyük nimetlerden birisi de su’dur. O lâtif, nazik, yumuşak, berrak, temiz su. İnsan vücudunun dörtte üçü su ile dolu olduğu gibi, dünyamızın da yaklaşık aynı miktarı su ile doludur. Su hayat için o kadar önemli bir nimettir ki, “Su hayattır” tâbiri adeta darb-ı mesel olmuş. Yapılan araştırmalarda insanın susuzluğa ancak altı gün dayanabildiği görülmüştür. Elbette ki bu normal şartlar için geçerlidir. Dünya yüzündeki su kaynaklarımız ise nehirler, göller ve ırmaklardır. Muhakkak ki en önemli diğer bir kaynak da yağmur ve kardır. Yağmur ve kar öyle büyük bir nimettir ki, bu nimet bir sebebe bağlanmamış. Cenâb-ı Hak bu nimeti doğrudan yed-i kudretinde tutuyor. Ki, insan yağmur için doğrudan Allah’a el açsın. Her zaman Allah’a muhtaç olduğunu beyan etsin. Bu sebeple yağmura rahmet adı verilmiş. İşte her bir bardak suyu içtiğimizde, elimizi yıkayıp kirlerimizi temizlediğimizde yağmurun bu rahmet cihetini zikredip düşünelim. Her bir damlanın nasıl bir hikmet ve nizam içinde bulutlardan sağılıp insan hayatının devamı için yeryüzüne gönderildiğini idrak edip Allah’a yağmur damlaları adedince şükredelim ki, küllî bir nimete küllî bir şükür yapmış olalım.

Diğer bir önemli nimet de ısı ve ışıktır. Bunun da kaynağı güneştir. Güneş, şu dünya yüzünde yaşayan biz canlılar için öyle büyük ve kıymetli bir nimettir ki, hayatımız doğrudan bu nimetin devamına bağlıdır. Bir sebep olarak “Hayat kaynağımız güneştir” desek yanlış olmaz herhalde. Zira soframızdaki bütün nimetler güneşin ısı ve ışığında pişirilerek bizlere ulaşır. Güneşin olmadığı bir yerde hayattan da bahsedilemez. İşte güneş insan için böyle olmazsa olmaz bir nimettir. Fakat insan çoğu zaman gafletin verdiği bir zihin darlığı ile bu büyük nimet için çok da fazla Rabbine şükretmez. Hatta çoğu kez aklına bile gelmez, güneşin o mühim görev ve hizmetleri. Halbuki karanlık dünyamızı aydınlatan güneş nimeti için, aydınlattığı zerreler ve mahluklar adedince, denizler ve ırmaklar yüzünde parlayan ışık parıltıları sayısınca Rabbimize şükretsek, o zaman güneş gibi küllî ve cesim bir nimet için küllî bir şükür yapmış oluruz.

Dördüncü büyük nimetimiz ise topraktır. Soframıza gelen nimetlerin hepsi bu kapıdan bize verilir. Bu sebeple belki de insanlar en çok bu nimetin farkında olurlar. Bilhassa köylerde yaşayan insanlarımız bu nimetin ne kadar değerli olduğunu fiilen görür ve yaşarlar. Hele ki, mahsuller ziyana uğrarsa yıl boyu hissedilir bu nimetin değeri. Toprak insan için o kadar değerlidir ki, hayatımızın devamına vesile olan rızk, bu yolla bize gelir. Rızkın bize gelmesinde ise yukarıda saydığımız hava, su, ısı-ışık gibi küllî unsurlar da doğrudan vazife görürler. Demek ki soframıza kadar gelen rızk, havanın tezgâhında dokunur, rahmetle sulanır, güneşin mutfağında pişirilir ve toprağın kapısından bize verilir.

İşte insan, sofrasına gelen nimetin geliş yolunu düşünse, ağzına götürdüğü bir lokma için küllî unsurların vazife görüp çalıştığını tam olarak idrak etse ve bütün bu nimetler için Rabbine şükretse, kendi şükrüne bütün şükreden dilleri de şahit tutsa, o zaman küllî nimetlere karşı küllî bir şükür yapmış olur. Aksi takdirde dehşetli bir küfran-ı nimete düşer.

Benzer konuda makaleler:

İlk yorumu siz yazın

Makale hakkında düşüncelerinizi paylaşın:

E-Posta adresiniz kesinlikle gizli kalacaktır.


*